14 Aralık 2017, Perşembe

KÜÇÜK PRENS ÜZERİNE

1 Nisan 2017, Cumartesi

     


Nazif ERTEN

Altın saçlı o küçük prensin serüvenini herkesten duymam hasebiyle artık iyice canımı sıkmıştı. “İstirahatteyim” dediğim bir gün aldım kitabı elime. Kitaptan çok bahsedilmesi sebebiyle “hakkını verir mi acaba?” gibi bir önyargı ile doldurdum kendimi. Ben hep çok sevilen, tutulan şeylerin altını çok da dolduramadığını düşünenlerdenim. Hele ki konu kitapsa keşfedilmeyenin elinden tutmayı daha çok felsefe edinirim. Yine böyle biraz da “neymiş şu kitap” derken oturdum, keşfeder bir çabayla okumaya başladım.

Kitap ilk bakışta resimli bir çocuk kitabı gibi görünse de okudukça felsefesini yaşamı anlamaya adadığı hemen anlaşılıyor. Bunca güzel cümlenin sosyal medyada insanların diline bu kadar pelesenk olması sebepsiz değil. Buradan konuyu şuraya bağlayacağım: Bu kadar dile çevrilmiş olmasından ziyade kitap okumayı pek adet edinmeyen canım ülkemde dillerde dolaşacak kadar okuttunsa kendini helal olsun Antoine De Saint-Exupery.

95 sayfalık kitabın bir kısmının da resim olduğu düşünüldüğünde ortalama altmış sayfayı okuduğunuz hesabı çıkar. Bir saatte bitecek bu kitabı hayatta daha uzun zaman ayırdığınız, size zerre faydası olmayan birçok işten daha kısa sürede bitirebilirsiniz. Bir dizinin 150 dk olduğu düşünülürse dizi bitmeden kitap iki kere biter. Üstelik bitirdiğinizde de  RTÜK’ün itinayla(!) görevini yapıp gözünüze sokmaya bayıldığı yanlış sahnelerle gözünüzün perdesi kararmaz. Bununla beraber filmdeki olayları zihninize kazıyarak kalbinizi de yormamış olursunuz.

Kitabın beyaz kapağı bir çocuk kadar masum olması, renkli resimleri de çocukların düş dünyasını anımsattı. Duygu dünyamın renkliliğinden bu anımsatmada içimde bir heves oluşturdu.

Kitabın ön ve arka kapağında aynı resim var. Her iki resimde de Küçük Prens elleri cebinde, hüznü yüzüne yerleştirmiş karşıya bakarak uzaklardaki çiçeğini düşünüyor.

Kitabın içerisinde yazarın suluboya resimlerini de görüyorsunuz. Onları bu kadar samimi bir şekilde ortaya koyması olmayanı denediğini gösteriyor. Kendi el yazısını kullanan gördüm; belki kendi yaptığı resimleri de paylaşan olmuştur. Yazarın çizdiği resimler bana çocukluğumdan çok güzel kesitler sundu. Özellikle resimlerin profesyonel olmamaları, küçüklüğümüzde yaz kış bacasından duman çıkarmakla “evlerimizin bacası hep tütsün” mesajını bilmeden verdiğimiz o absürt resimlerin tadını verdi.

Çalakalem çizilmiş gibi görünse de kitabın içinde dolaştıkça, resimlere yazarla birlikte mana yükledikçe her bir resim önemli bir ressamdan tabloymuş gibi anlaşılmayı hak ediyor.

Kitapta adını hiç bilmediğimiz Küçük Prens adıyla bir kahraman var. Onun en sevdiğim yanı her resimde boynundan çıkarmadığı fuları. Bir an “acaba büyümüş de küçülmüş bu sevimli kahramana filozof edasını veren bu fular mı” dedim kendi kendime.

Kitaptaki resimlerden de anlaşılacağı üzere içinde ressam olma hevesini taşıyan, çevresinin yontmaları sonucu hayaliyle büyüdüğü işi yapmayarak pilot olan bir anlatıcının rutin uçuşlarından birinde ıssız bir Afrika bölgesine uçağının düşmesiyle başlıyor serüven. Düştüğü kara parçası üzerinde uyuklarken yanında beliriveren Küçük Prens’in ondan koyun çizmesini istemesiyle hikâye devam ediyor.

Kitabı okudukça Küçük Prens’in dolaştığı altı gezegendeki farklı tiplemeler vesilesiyle dolu dolu mesajlar verildiğini hissediyorsunuz. Altı gezegenin ardından Dünya’ya gelen Küçük Prens başından geçenleri flashback yani geriye dönüp anlatma sanatıyla okuyucuya aktarıyor.

Küçük Prens’in yedinci gezegen olan Dünya’da karşılaştığı pilotla arasında geçen konuşmalar hayat karşısında heybenizi doldurup yolluk yapacağınız büyük tecrübeler niteliğinde. Okurken bazı mesajları direkt alabilseniz de bir kısmını da Küçük Prens’in gittiği gezegenlerden yaptığı çıkarımlara dayanarak ediniyorsunuz.

Kitabın bazı yerlerini olaylarla birlikte çıkması gereken mesajlar olduğu için bizzat anlamanız gerekebilir. Okumayana buradan o yansımaları hissettirmek yersiz olabilir. O yüzden bende hikâyelerin çıkarımlarına değinmeden geçiyorum.

Kitaptaki cümleler ne çok sığ ne de çok basit. Olay örgüsü çok güzel bağlanmış. Aralara serpiştirilen, insanımızın da her yere yazarak “ben kitabı okudum” havası vermeye çalıştığı birkaç felsefi cümle dışında yoran hiçbir ayrıntı yok. Yalnızca bir çocuk için değil, büyükler için de düşünülürse oldukça yüklü manalar çıkıyor kitaptan.

Kitapta herkes kadar benim de dilime takılan birkaç cümle oldu. En akılda kalanı sayfa 34’de geçen “onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm” cümlesi. Küçük Prens’in çiçeğine olan koruma çabasından mı yoksa ona bağlılığından mı bilmiyorum beni çok etkiledi. Bizler de sahip olduğumuz kişileri bazen nasıl sevmemiz gerektiğini bilmiyoruz, maalesef küçük de değiliz. Sanırım büyüdükçe, kalplerimiz başka şeylerle doldukça sevgiye ayırdığımız yer azaldı. Belki de bu gerçekti bana o cümleyi farklı kıldıran. Yine bir başka mana yüklediğim “su yürek için de iyidir” sözü benim gibi okuyan herkese yüreği yanan, çiçeğini özleyen Küçük Prens’in özlemini hissettirmiştir.

Her son acı mı biter veya her bitişte bir ayrılık mı olmalı ki bu kitaba da o yansımış? Açıkçası ayrılık değil de bir kavuşma tasarlamış olsam bile kimi kime kavuştururdum onu da bilmiyorum. Yazarın Küçük Prens’ten ayrılmasındaki yaşadığı o hüzün bana da geçti. Kitabı bitirirken yazarın son sayfalarda peş peşe çizdiği iki aynı resmin birinde Küçük Prens’in olup diğerinde olmayışı “bazıları yokken de vardır fazlasıyla” mısralarını döküverdi dilime.

Kitabın sonunda yazar “yıldızların altında sorularınıza yanıt vermeyen altın saçlı küçük bir adam görürseniz lütfen haber verin” demiş.

Lütfen bana da haber verin…

 



Yazarın Tüm Yazıları
KÜÇÜK PRENS ÜZERİNE 1 Nisan 2017, Cumartesi
“AHMET H. TANPINAR VE HUZUR ÜZERİNE” 25 Mart 2017, Cumartesi
“Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır.” 11 Mart 2017, Cumartesi