131019098
18 Eylül 2021, Cumartesi

HÜRER EBEOĞLU: TÜRK EDEBİYATI’NDA “HİKAYE ANLATMA”NIN BİRAZ KÜÇÜMSENDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

11 Ağustos 2021, Çarşamba 06:43

     


Büyüyünce ressam olma hayali kuruyordu ama şimdi yazması için kendine ait bir oda yeterli. Senarist/Yazar Hürer Ebeoğlu ile ikinci kitabı ‘Rüyaların Yazıldığı Yer’i, dizi/ sinema senaristliğini edebiyata bakışını ve projelerini konuştuk.

Artık dönem değişti, tanışmalarda birbirimizin elini sıkmak yerine önce arama motorunda karşımızdaki kişinin adını aratıyoruz. Sizin isminizi aratınca da İzmit’te dünyaya geldiğinizi, o zamanlar henüz yıkılmamış olan SEKA Lojmanları’nda bisikletle dolaştığınızı ve o dönemlerde dahi insanların “Nerede o eski bilmem neler?” dediğini öğreniyoruz. Peki siz kendinizi nasıl anlatırsınız, siz de “Nerede o eski bilmem neler?” diyor musunuz şimdi?

Demiyorum kesinlikle… gibi geliyor bana… Dünyada olumlu yöndeki değişimler olumsuzlardan kat kat fazla… Bazı insanlar teknolojinin gelişmesini, hayatımızı kolaylaştırmasını bile kötüye yoruyor. Her şeyde negatif bir yan arıyor. Ben öyle değilim. Pozitif bir insanım. Zamanla kazandım bu özelliği… Bu açıdan kendimi iç huzurunu bulmuş biri olarak tanımlayabilirim. Öncelikle kendisi için yazan, asosyal bir yazarım. Eşimi, oğlumu, İstanbul’u, kitapları ve filmleri seviyorum.

Yazma kariyerinize sinema-televizyon bölümünde eğitim almanızın ardından televizyon dizileri senaryosu yazarak başlamışsınız. Nasıldı bu süreç?

Başlarda çok heyecanlıydı. Yazdığınız şeyleri televizyonda izlemek çok başka bir şey… Ama yıllar içinde maalesef hep aynı hikayeleri yazdığımızı anladım ve kendimi kötü hissettim. Bu durum, istisnalar hariç, televizyona iş yazan herkes için geçerli tabii… Başınızda reyting belası var. Bir tarafta boş şarap bardağını bile buzlayan sansür, bir tarafta “az mekan yaz” diyen yapımcı, bir tarafta kanal… Bazen oyuncular bile işinize karışıyor. Karakterlerimiz sucuklu yumurta yerine menemen yapsınlar diye revizyon isteyen drama sorumlusu tanıyorum. Dizilerin sonsuz uzunlukta olmasını saymıyorum bile… Maalesef dijital platformlar da yavaş yavaş televizyonlara benzemeye başladı. Yine de umudumu kaybetmiyorum, günün birinde televizyona istediğim tarzda bir iş yazacağıma inanıyorum.

Edebiyat sinemaya göre daha özgür ve tercih edilir bir alan mı sizce?

Sinema çok para gerektiren bir sanat, bunun haricinde bir kamyon dolusu yetenekli insan olmalı yanınızda, tek başınıza bir hiçsiniz. Dizi yazma işinde anlattığım gibi sinemada da karışanınız görüşeniniz çok fazla. Dünyada tamamen özgür olan, bütçe sıkıntısı çekmeyen, istediği filmi istediği insanlarla yapabilen beş-on sinemacı ya vardır ya yoktur. Edebiyat için ise “kendine ait bir oda” yeterli… Hayal gücünüzün yettiği yere kadar yazabilirsiniz. Bu anlamda daha özgür bir sanat dalı…

İkinci kitabınız Rüyaların Yazıldığı Yer geçtiğimiz okurla buluştu. Kaleminizi absürt mizahla tarif edebilmek mümkünken insan sormadan edemiyor, “rüyalarımız ya birileri tarafından yazılıyorsa” fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu yaklaşık on yıl önce, ilk kez bir şeyler karalamaya başladığım zamanlarda yazdığım üç sayfalık bir kısa öyküydü. Fikir, gördüğüm film gibi bir rüyayı kağıda geçirmeye çalışırken aklıma geldi. Rüya o kadar ilginçti ki “birisi bunu yazsa anca bu kadar olur” diye düşündüm. Geceleri herkes uyuduğunda o iş yerine gidip daktilo başına geçiyordu. Sevdiği kıza güzel rüyalar yazıyordu. Sonra ben bu öyküden bir film senaryosu yazdım. Ama yazarken “nasıl çekilir, nasıl yapılır” diye hep kendimi kısıtladığımı fark ettim. Zaten Türkiye’de böyle bir filmin asla çekilemeyeceğini de düşünüyordum. Bu yüzden öyküyü daha da derinleştirip roman haline getirdim. Şimdi sorunuzu yanıtlarken fark ediyorum ki yıllarca pişmiş bir roman bu…

Rüyaların Yazıldığı Yer’in giriş sayfasında “edebiyat karşıtı bir metin” ibaresi var. Bu ibareyle tam olarak nereye konumlandırıyorsunuz kitabınızı?

Türk edebiyatında “hikaye anlatma”nın biraz küçümsendiğini düşünüyorum. Sadece kurgusal hikayeden bahsetmiyorum. Bir karakterin iç dünyasında da hikayeler olabilir, ruhsal gelgitleri hatta iç sesi bile bir hikayedir. Bizde, son zamanlarda, hikaye yerine dile daha çok ağırlık veriliyor bence. “Dil işçiliği” denilen şey çok abartılıyor. “Deneysel” metinler yere göğe sığdırılamıyor. Halbuki bir sanat tarzını ilk kez siz yapıyorsanız, fikir size aitse o şey iyidir. Bugün Paul Klee ya da Chagall’i taklit eden resimler yapsanız kimse dönüp bakmaz. Ama edebiyatta kelimelerin yerini değiştirerek “deneyseli” tekrar tekrar yapabiliyorsunuz. Romanımın anlatıcısının “edebiyat mafyası” diye tabir ettiği tipler de o tekrarları yeni bir şeymiş gibi allayıp pulluyor. Oysa yazmak, ateş başında avcılık öyküleri anlatma geleneğinin uzantısıdır. Heyecan yaratmanın, merak uyandırmanın, şaşırtmanın, hatta kandırmacanın alanıdır. Ben bir metnin içine ancak bunlarla girebiliyorum. Mafya tarafından edebi değeri yüksek görülen bazı kitaplar bir pistte dönüp duran yarış arabalarına benziyorlar, ben üçüncü, dördüncü turdan sonra sıkılıyorum, yeni yollar, yeni virajlar arıyorum. Bu belki benim basitliğimdir, bilmiyorum ama onlar edebiyse “Rüyaların Yazıldığı Yer” otomatikman

Kitabı okuyunca insan gerçekten düşünüyor, “Ya benim de rüyalarımı daltonumsu pijamalar giyen sıkıcı adamlar yazıyorsa?” diye. Bu aslında bir haliyle de eğlenceli olurdu sanki. Ne dersiniz?

Rüyalarımızı yazanlar romandaki gibi yasaklarla, mantıksız kurallarla çevrili değilse çok eğlenceli olurdu tabii... Bize umut veren, bizi mutlu eden rüyalar yazsalardı belki bu kadar çok sorunlu insan olmazdı hayatta… Rüyalar, tatminsiz ve hırslı insanları dizginlerdi biraz…edebiyat karşıtı oluyor. Çünkü ben yoldan çıkıp masal anlatmayı seviyorum.

Rüyaların Yazıldığı Yer’de sinema tarihine oldukça fazla atıf var, en sevdiğiniz yönetmen ve filmi sorsak hiç düşünmeden hangisini söylerdiniz?

Ben neredeyse bir sinefilim. On üzerinden sekiz… Sevdiğim yüzlerce film, onlarca yönetmen var. Sadece bir film ve yönetmen söylersem “diğerlerine ayıp ettim” diye kendi kendimi yerim. Onun yerine şöyle cevap vereyim bu soruya, kırklı ellili yılların Amerikan kara filmlerini fetişizm derecesinde seviyorum. Bizzat ders aldığım Metin Erksan ve Memduh Ün, ders alamasam da tanışma ve sohbet etme onuruna eriştiğim Lütfi Akad ise en sevdiğim yönetmenler… Zihnimde, çektikleri filmler kadar hayal ettikleri ama çekemedikleri o güzelim filmlerle de yaşıyorlar.

Rüyaların Yazıldığı yer tek oturuşta bitirilen, okuma zevki oldukça yüksek bir kitap. Yeni kurgularınız var mı, tezgahınızda hangi projeler bekliyor?

Öncelikle teşekkür ederim güzel sözleriniz için… Şu an yayıma hazırlanan bir romanım daha var. Öyküler de yazıyorum bir yandan, ileride öykü türünde de bir kitap çıkartmayı çok istiyorum. Bunların haricinde Kültür Bakanlığı’ndan yazım desteği alan bir uzun metraj senaryom var. Onun üzerinde çalışıyorum.

(SERKAN SELİNGİL) 







 
Son Eklenen Haberler