Adı konmamış duyguların izinde
24 Ağustos 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi Yayınlaİnsan, adını koyamadığı sancılarını çoğu kez bir başkasının bakışında ya da bir canlının sessiz varlığında anlamlandırır. Şiirden öyküye uzanan edebiyat yolculuğunda sözcükleri birer sığınak kılan Serkan Türk ile son romanı Rex’i merkeze alarak yazma eylemini, dostluğu ve insan ruhunun karmaşık patikaları üzerine konuştuk.
Son romanınız "Rex", okura sadakati, bağ kurmayı ve insan dışı canlılarla kurulan o sessiz anlaşmayı hatırlatıyor. Kitabın tanıtımında da “yalnızlığın kederini dağıtan dostluk” vurgusu yapılıyor. Sizce edebiyatın da böyle bir görevi var mı? Edebiyat insanı iyileştirebilir mi, yoksa yalnızca yarasının nerede olduğunu mu gösterir?
Edebiyat bana ne yaptı? Bu sorunun yanıtı bulmak için yıllardır yazıyorum. Belki göğün genişliği, uzağın duygusunu, insanın girift yanlarını anlamak için de. İnsan bazen içindekinin ne olduğunu, neye benzediğini tanımlayamaz. İyi bir romanın, şiirin, öykünün bize fısıldadığı belki de o adını koyamadığımız şeyi bulabilmemizdir. Rex’te dünyasını değiştirmek zorunda kalan iki insana odaklandım. Bir köpekle kurulan o bağ sayesinde merhameti, kimlik arayışını, geçmişten bugüne taşıdığımız yaraların bizi neye dönüştürdüğünü görmeye çalıştım. Kahramanım gibi sürekli bahçeye, göle, ormana, dağlara baktım. Yazdıkça hafiflediğimi hissettim. Trak’ta söylediğim bir cümleyle bugün hâlâ bağ kuruyorum: “Göz ruhun dürbünüdür.” Ruhunu görebilen insanı da kendini de anlayabilir.
Bir romanın adı bazen okura verilmiş bir ipucu, bazen de bilerek kurulmuş bir tuzaktır. Okur kitabın adını gördüğünde bir insanın hikâyesiyle mi, bir hayvanla mı, yoksa ikisinin arasındaki görünmeyen bağla mı karşılaşacağını bilemiyor. Siz romanın adını koyarken okurun ilk merakının nerede başlamasını istediniz?
Üç romanımın da adını yazma sürecinin ortalarına doğru buldum. İsimler elbette birer kapı, ama o kapının nereye açılacağını okurun baştan kestirmesi güç. Rex de benim için biraz öyle. Kitabın ilk sahnesi bir oturma odasında geçiyor. Öğretmeni, yaşlı kadın ve köpeğiyle aynı mekânda görüyoruz. Aslında bu bir tanışma sahnesi. İlk defa girdiğimiz bir odada gördüğümüz eşyaları, bitkileri, manzarayı sonra nasıl hatırlarız. İnsan bağ kuran bir varlık. Okurun sessizce ve zamanla oluşacak bu bağı takip etmelerini istedim. Her birimizin hikâyesi birçok kavramı anlamakla bütünleniyor. Roman ilerledikçe baştaki o sis dağılsın ve zihnimizdeki anlamlar çoğalsın istedim.
Odağına yalnızlığı alırken aynı zamanda bu karanlığı dostlukla iyileştiren bir roman Rex. Günümüz insanının en büyük açmazlarından biri belki de kalabalıklar içinde hissettiği o derin yalnızlık. Sizce dostluk, modern insanın bu yarasına gerçekten bir merhem olabilir mi?
Günlük yaşamımın tekrarlarından biri de yürüyüşler. Her gün belli bir rotada, çok da sapmadan aynı sokakları, caddeleri, parkları adımlıyorum. Onlarca yıldır yaşadığım, doğduğum bu şehirde birkaç yıldır her şeyin nasıl hızla değiştiğini gözlemliyorum. Sanki buraya ait değilim. Rex biraz da belli bir yere ait olup olmama meselesiyle ilgili. Biriyle selamlaşmanın, gülmenin, yanında durmanın bize iyi geldiği şüphesiz bir gerçek. Bitkilerle, hayvanlarla, suyla kurduğumuz o yakınlığı bir insanla kuramadığımız nice an var. Modern insanın yarasına belki de merhem olan şey bu yakınlıklardır.
Şiirden öyküye, romandan radyo ve dergicilik deneyimlerinize uzanan çok katmanlı bir edebiyat birikiminiz var. Rex’i kaleme alırken, bir şairin inceliği ve bir öykücünün atmosfer kurma yeteneği romana nasıl sızdı? Rex’i yazma süreci sizin edebiyatınızda nasıl bir yere oturdu?
Ben bu etiketlerin birbirinden uzak olduğunu düşünmüyorum. Sözlü ya da yazılı kurduğum cümlelerin, bir hikâyeyi var eden ayrıntıların peşinden gidişimi kolaylaştırdığını düşünüyorum. Anlatacağım şeyin dili, romanın atmosferi, odağın dağılmaması önemsediğim başlıca şeyler. Hangi mevsimde, nerede geçtiği benim için önemliydi. Van gölü kıyısında bir kasaba, balkondan görülen bahçe, cenaze aracı, dağlar, köpekle yapılan yürüyüşler… Rex’in evreni daha önceki kitaplarımda değindiğim farklı duyguların ve meselelerin genişlediği ve biraz da bu çağda dönüştüğüm yeri bana gösteren bir roman oldu.
Uzun yıllardır yazıyorsunuz. İlk kitabını yazan Serkan Türk ile bugün Rex’i yazan Serkan Türk aynı yalnızlıktan mı korkuyor?
Bu kavramı ilk öykülerimde yoğun olarak düşündüğümü ve yazdığımı hatırlıyorum. Sonra da olay yerinden çok da uzaklaşmadım. Bu duygu beni hiçbir dönem korkutmadı, her fırsatta dönüştürdü ve karanlıkta beliren ateşböcekleri gibi canlı şeyleri buldurdu. Bu kadar hızlı akıp giden bir çağda durmamızı sağlayan şey yalnızlık değil mi? Kim olduğumuzu görme ve düşünme fırsatı verir bize. Doğduğu kasabadan 1700 km uzaktaki Rex’in kahramanı, benim gibi yalnızlıktan değil, hayal edememekten korkuyor.
Bir yazara “Neden yazıyorsunuz?” diye sormak artık biraz klişe. O nedenle tersinden sorayım: Yazmayı bıraksanız hayatınızda ilk olarak ne eksilirdi?
Bu sorunuza şöyle yanıt vermek isterim. 25 yıl radyo programcılığı yaptım. Hayatımın en önemli duraklarında bir mikrofon karşısındaydım ve sözcüklerim vardı. Birilerinin dinleyip dinlemediğini bilmeksizin anlatıyordum. Ülke öyle bir döneme savruldu ki sözcüklerimi bu şartlarda daha fazla aktarabilme olanağım kalmadı. Bugün o odada olmayışımın eksikliğini çok hissediyorum.
Yazmak her zaman sığınağımdı. Herhangi bir şeyle ilgili ne düşündüğümü anlama fırsatı veren sözcüklerim var. Deneyimlerime, hayallerime, yaşadıklarıma, ruhumda oluşan şeylere merakla bakıyorum. Kedimin uyuyuşuna, sokaktan geçen motosikletliye, bulutları dağıtan uçağa, kavakların hışırtısına, insanın gözüne yeniden bakmamı sağlayan şey yazmak. Bunca ayrıntıyı keşfetmekten vazgeçmek istemem. Hafızamda büyük bir boşluk oluşurdu.
Serkan Türk kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?
Yol, tarih ve manzara.
Rex’ten sonra zihninizde yeni bir hikâye, yeni bir yolculuk var mı? Yoksa bu romanın izlerini bir süre daha taşımak mı istiyorsunuz?
Bir süre önce ne yazacağıma karar verdim. Küçük küçük notlar alıyorum ve içimde anlatacağım duyguyu büyütüyorum. Yürüyüşler esnasında ya da okurken anlatmak istediğim hikâyenin tonunu bulmaya çalışıyorum.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
“Bazen farkında olduğumuz şeyleri bile bile değiştirmek istemeyiz. Gerçek, eninde sonunda buz gibi dikilir karşımıza. Geç kalmışlıklar, pişmanlıklar, hatalar... Tamiri mümkün olmayacak şeyler kalır geride.” Romandan ödünç aldığım bu cümlelerle yanıtlamak isterim sorunuzu. Ve şiddetin son bulacağı bir dünya hayal etmek mümkün olsa. Aidiyet meselesi var bir de…
(SERKAN SELİNGİL)