18 Eylül 2026, Cuma

'Bazı şiirler masa başında yazılmıyor'

18 Eylül 2026, Cuma Paylaş Gönderiyi Yayınla
'Bazı şiirler masa başında yazılmıyor'

Taşranın sapa yollarından modern insanın kalabalık yalnızlıklarına uzanan bir yolculuk… On dört yıllık derin bir sükûnetin ardından gelen Ölüler Fihristi vesilesiyle şair Abdulkadir Akdemir’le şiirin  masa başından hayata, kavgadan içe dönüşe, yüksek sesteki itirazdan ölümün ve unutuluşun kıyısındaki hafızaya varan serüvenini; “ben”in “biz”e açılışını, çağın tanıklığını ve hatırlamanın ısrarını konuştuk.

İlk şiir kitabınız Taşranın Sazendesi 2012’de yayımlandı; Ölüler Fihristi ise 2026’da geldi. Arada yaklaşık on dört yıllık bir kitap sessizliği var. Bu uzun ara neden yaşandı?

Sanırım biraz da hayat araya girdi. İçimde şiirle düşünen kişiyi kaybettiğim uzun bir dönem var. Buna sebep olan birçok şey var tabi fakat bunlar mevzumuz değil. Daha sonra bağıran, kavgacı, hayatın falsolarıyla ters düşen, doğruluğu kendi çapında hâkim kılmak isteyen bu kişinin yerine; daha içe dönük, ölümü gören, ayakları daha yere basan, anlatmaya zorlayan değil ayna olan kişi geldi. 

Çok şey yaşandı, bazı insanlar hayatıma girdi, bazıları çıktı. Kaybettiklerim oldu, unuttuklarım oldu, unutamadıklarım oldu. Bir de insan yaş aldıkça daha önce çok önemli sandığı bazı şeylerin aslında o kadar da önemli olmadığını fark ediyor. Bunun şiire de yansıması kaçınılmaz.

Sonra bir gün fark ettim ki elimde yalnızca şiirler değil, yılların biriktirdiği bir tortu var. İnsanların yüzleri, ölümler, yarım kalmış hikâyeler, söylenmemiş sözler var. Ölüler Fihristi biraz da bu tortunun kitabı. O yüzden on dört yıl için “geç kaldım” demiyorum. Belki erken yayımlasaydım, bugün Ölüler Fihristi diye bir kitap olmayacaktı. Bazen şairin yapması gereken şey yazmak değil, biraz da yaşamak. Çünkü bazı şiirler masa başında yazılmıyor.

“Taşranın Sazendesi” üzerine yapılan bir değerlendirmede, şiirlerinizdeki “ben”in “biz”e dönüşme çabasına dikkat çekilmiş. Şiirde “ben”den “biz”e geçişi neden önemli buluyorsunuz?

Değerli Şair Fatih Yavuz ÇİÇEK’in Taşranın Sazendesi’ne dair Dergâh dergisinde yayımlanan yazısında dikkat çektiği bir mevzuydu bu. Şiirde “ben”den “biz”e geçişi aslında bir dönüşümden çok, bir fark ediş olarak görüyorum. Çünkü şiirde konuşan “ben”, hiçbir zaman bütünüyle yalnız bir varlık değildir. Onun dili başkalarından gelir, acıları yaşadığı çağın içinden geçer, hafızası ise kendisine ait olmayan birçok hayatın izini taşır. Bu nedenle şiirdeki “ben”i yalnızca bireysel bir özne olarak kurmak bana yeterli gelmiyor. İnsan kendi içine ne kadar çekilirse çekilsin, söylediği sözün içinde ailesi, yaşadığı şehir, toplumdaki konumu, çocukluğu, korkuları ve başkalarının hayatları da vardır. Şiir biraz da bu görünmeyen kalabalığı duyulur hâle getirme çabasıdır.

Benim için “biz”, “ben”in karşıtı değil; onun içinde gelişen çoğulluktur. Şiirde “biz”e yaklaşmak, bireyi silmek ya da kişisel sesi toplumsal bir söyleme teslim etmek anlamına gelmez. Tam tersine, “ben”in kendisini tek ve benzersiz bir merkez olarak görme iddiasından vazgeçmesidir. Şair kendi hayatından konuşurken, başka hayatların da o sözün içinde kendilerine ait bir yer bulabilmesini sağlar ya da sağlayabilmelidir. Bu yüzden şiirde önemli olan “ben”i “biz”e dönüştürmekten çok, “ben” dediğimiz şeyin zaten ne kadar çok kişiden oluştuğunu fark edebilmektir.

 Yine “Taşranın Sazendesi”nde Ortadoğu, insan kıyımları, faili meçhuller ve coğrafyanın acıları gibi toplumsal meseleler şiire giriyor. Şairin yaşadığı çağın tanığı olma sorumluluğu olduğuna inanıyor musunuz?

Şairin yaşadığı çağa karşı bir tanıklık sorumluluğu olduğunu düşünüyorum fakat bu tanıklığı bir görev emri gibi görmüyorum. Şair ne gazetecidir ne tarihçidir ne de çağının resmi tutanağını tutmakla yükümlüdür. Şairin tanıklığı başka bir yerde başlar. İnsanların alıştığı ve bir süre sonra görmezden geldiği acıyı yeniden görünür kılmaktır bu tanıklığın esas amacı. Ortadoğu'ya, Orta Asya’nın doğusuna, insan kıyımlarına, ya da coğrafyanın yaralarına şiirde yer verirken amacım güncel olayları şiire taşımak değildi. Çünkü haberin ömrü kısadır; şiirin meselesi ise yalnızca olayın kendisi değil, o olayın insanın hafızasında açtığı yaradır.

Bir insanın öldürülmesi bir haberdir. Ama o ölümün ardından geride kalan sessizlik, korku, bekleyiş, yas ve unutulma duygusu şiirin alanına girer. Ben daha çok o ikinci tarafla ilgileniyorum. Şairin çağının tanığı olması, her gördüğünü yazması anlamına gelmiyor. Bazen tanıklık, herkesin konuştuğu yerde başka bir şey söylemek veya başka şekilde söylemektir.

Ben şiirin dünyayı değiştireceği gibi büyük ve romantik bir iddiaya da sahip değilim. Çünkü artık genç değilim. Ama şiirin, dünyanın değiştiremediği bazı şeyleri hafızada tutabileceğine inanıyorum. Bir şiir bir katliamı durduramaz belki; fakat o katliamın yalnızca bir sayı, bir tarih ya da bir haber başlığı olarak unutulmasına direnebilir. Benim için şairin sorumluluğu biraz da burada başlıyor. Şair, çağın tanığı olmak kadar; çağın unutturmaya çalıştıklarının da hatırlatıcısı olmalıdır.

Yeni kitabınızın adı oldukça çarpıcı: Ölüler Fihristi. Bir kitabı "Fihrist" olarak kurgulamak; kayıpları, faniliği ve geçmişi sistematik bir döküm haline getirmek demek. Ölüler Fihristi, modern insanın unuttuğu kederleri ve kayıpları kayda geçiren bir envanter çalışması mı?

“Fihrist” kelimesi benim için yalnızca bir sıralama ya da kayıt anlamına gelmiyor. Fihrist, bir şeyleri görünür kılar, yerini belirler, kaybolmasını engeller. Ölüler Fihristi’ni yazarken de biraz böyle düşündüm. Çünkü ölüm, yalnızca ölen kişiye ait bir şey değil. Geride kalanların hafızasında, dilinde, suskunluğunda ve gündelik hayatında devam eden bir tarafı var. Birini kaybettiğimizde onunla birlikte bazı kelimeleri, bazı alışkanlıkları, bazı ihtimalleri de kaybediyoruz. Sonra hayat devam ediyor ve insan, farkına varmadan kaybettiklerinin üzerini gündelik hayatla örtmeye başlıyor. Ben biraz o örtünün altına baktım.

Bu nedenle Ölüler Fihristi’ni modern insanın unutulmuş kederlerini kayda geçiren bir envanter olarak tanımlamak mümkün fakat benim için mesele bundan daha derinde. Çünkü şiir, bir nüfus memuru gibi ölülerin isimlerini kaydetmiyor. Onların bizde bıraktığı eksilmeyi kayda geçiriyor. Bazen bir insanın ölümünün oluşturduğu yıkımdan çok, onun ardından hayatımızda oluşan boşluk daha uzun ömürlü oluyor. Bir de şuna inanıyorum: İnsanları yalnızca öldüklerinde değil, unuttuğumuzda da ikinci kez öldürüyoruz. Bir ismi söylemediğimizde, bir hikâyeyi anlatmadığımızda, bir acıyı hatırlamaktan vazgeçtiğimizde ölüm tamamlanmış oluyor.

Bu yüzden kitap biraz da unutmaya karşı tutulmuş bir fihrist. Ama bu fihristin sayfalarında yalnızca ölülerin isimleri yok. Biz varız; bizim kayıplarımız, suskunluklarımız, suçluluklarımız, hatırlama biçimlerimiz ve giderek ölülerimize benzeyen taraflarımız var. Kitabın adı da buradan geliyor: Ölüler Fihristi, bir anlamda ölülerin değil, onları unutmaya başlayanların kitabıdır.

Ölüler Fihristi ile ilgili yapılan yorumlarda “ölümün sessizliğinden çok hatırlamanın ısrarının öne çıktığı” ifade ediliyor. Modern insanın en büyük kaybının ölüm değil, hatırlama yeteneğini kaybetmek olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, buna büyük ölçüde katılıyorum. Çünkü ölüm insanlık durumunun kaçınılmaz bir parçası; asıl tehlike, ölümün ardından hatırlamanın da ortadan kalkması. Bir insan öldüğünde biyolojik olarak yok olur ama hafızada, dilde, hikâyelerde yaşamaya devam edebilir. Unutulduğunda ise ikinci ve daha sessiz bir ölüm gerçekleşiyor.

Modern insanın en büyük paradokslarından biri de burada ortaya çıkıyor. Hiç olmadığı kadar çok şeyi kaydediyoruz ama giderek daha azını hatırlıyoruz. Telefonlarımızda binlerce fotoğraf, dijital arşivlerde milyonlarca belge, sosyal medyada sayısız anı var fakat bütün bu kayıt bolluğunun içinde hafızamız zayıflıyor. Hatırlamakla kaydetmek aynı şey değil. Kayıt, bir şeyin var olduğunu kanıtlar; hatırlamak ise ona yeniden anlam verir. Tabi hatırlamak için de önce kaydetmek gerekir. Ölüler Fihristi’nde benim ilgilendiğim mesele biraz da bu. Ölümün kendisinden ziyade, ölümden sonra geriye ne kaldığıyla; bir ismin, bir yüzün, bir acının, bir hikâyenin hafızamızda ne kadar süre yaşayabildiğiyle ilgileniyorum. Çünkü unutmak bazen doğal bir süreç değil, bir tür konfor biçimi de olabiliyor. Hatırlamak ise insanı rahatsız eden, geçmişle yeniden karşılaştıran bir eylem. Bu nedenle kitaptaki hatırlama ısrarını biraz da bir vicdan meselesi olarak görüyorum. Hatırlamak, geçmişi değiştirmez; öleni geri getirmez ama onların yaşadıklarının, bizim yaşadığımız dünyanın dışında kalmasına izin vermez.

İlk kitabınızda dünyaya ve insana karşı daha yüksek sesle itiraz eden bir şair var. Aradan geçen yılların ardından Ölüler Fihristinde ise daha sessiz, daha derin ve ölümün hafızasıyla konuşan bir şair var. Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizce değişen şey dünya mı, şiiriniz mi, yoksa dünyaya bakan gözleriniz mi?

Sanırım değişen yalnızca dünya ya da yalnızca şiirim değil; en çok, dünyaya bakma biçimim değişti. İlk kitabımda dünyayla daha doğrudan bir hesaplaşma ihtiyacı duyuyordum. İtirazın sesini yükseltmek gerektiğine inanıyordum. Çünkü insan, gördüğü haksızlık karşısında bazen susarak kendisini de eksiltiyor. Aradan geçen yıllar bana şunu öğretti: Sesin yükselmesi her zaman sözün güçlendiği anlamına gelmiyor. Bazen insan sustukça daha derinden konuşmaya başlıyor. Ölüler Fihristi’ndeki sessizliği bu nedenle bir geri çekilme olarak görmüyorum. Daha çok, itirazın biçim değiştirmesi olarak görüyorum.

İlk kitapta dünyaya karşı daha fazla sözüm vardı; bugün ise dünyanın insanda bıraktığı izlere bakıyorum. Önceden “Neden böyle oluyor?” diye sorarken, şimdi “Bunun insanda bıraktığı etki nedir?” diye soruyorum. Galiba şiirimdeki asıl değişim burada. Dünya değişti mi? Elbette değişti, ama insanın bazı acıları değişmedi. Savaşlar, ölümler, kayıplar, yalnızlıklar biçim ve mekân değiştirerek devam ediyor. Değişen biraz da benim bunlara bakarken duyduğum mesafe. İlk kitabımda acının karşısında duruyordum; şimdi onun içine, insanın hafızasında bıraktığı yere bakıyorum.

Bu yüzden Ölüler Fihristi’ni daha sessiz bir kitap olarak kabul ediyorum ama daha suskun bir kitap olarak değil. İlk kitapta dünyaya itiraz eden bir ses varsa, bu kitapta o itirazın yankısını anlamaya çalışan bir kişi var. Şiir her zaman bağırmak zorunda değil. Bazı şeyler ancak sesinizi alçalttığınızda duyulabiliyor. Ölüm de, hafıza da, kayıp da böyle şeyler.

Şair kimliğinizin yanı sıra Türkçe Öğretmenisiniz. Öğrencilerinize şiiri sevdirmek için tek bir şiir okutma hakkınız olsaydı hangi şiiri seçerdiniz?

Bu soruyu sormanıza sevindim. En sevdiğim etkinliklerden biri şiir okuma, ezberleme etkinliğidir. Her sınıf düzeyinde belirlediğim onlarca şiir var. Tek bir şiir ismi istediğiniz için Muzaffer Tayyip USLU’nun Rüştü’den Gelen Mektup adlı şiirini tercih ederim.

Abdulkadir Akdemir kendini 2 kelime ile anlatabilecek olsaydı. Bu kelimeler ne olurdu?

“İçeride ve dışarıda.” Hem kendi içime hem dünyanın gürültüsüne bakıyorum, ikisinin kesiştiği yerde şiirim başlıyor.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdin?

Yerkürede gönlümüzün razı olmadığı çok şey var. Ben yalnız birine değinmek istiyorum. Acı çeken, çaresiz hastalığa yakalanan, ölen çocukların olmadığı bir dünya istiyorum.

(SERKAN SELİNGİL)