26 Ekim 2026, Pazartesi

Bir kadının isyanı, başka kadınların umudu

26 Ekim 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi Yayınla
Bir kadının isyanı, başka kadınların umudu

Kimi zaman hayat insanı susturur, kimi zaman o sessizlikten güçlü bir ses doğar. Fazilet Kırtay ile kadınların görünmeyen hikâyelerini, kayıpların bellekte bıraktığı izleri ve bütün kırılmalara rağmen özgür kalabilmeyi konuştuk.

Hayatınızın bir döneminde su ürünleri mühendisi olarak çalıştınız, denizcilik alanında eğitimcilik yaptınız ve iş güvenliği uzmanlığı görevini üstlendiniz. Birbirinden farklı görünen bu mesleklerin her biri size insan, hayat ve toplum hakkında farklı deneyimler kazandırmış olmalı. Mesleki yaşamınızda karşılaştığınız hangi insan hikâyeleri veya gözlemler, zaman içinde edebî bir anlatıya dönüşme ihtiyacı duydu?

Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nin ilk mezunları arasında yer alıp mezun olduğumda, girişimci olarak üretimini yaptığım akvaryum balıklarını satarak iş hayatına atıldım. Bu süreçte pazarda bile akvaryum balığı satışı yaptım. İnsanla direkt ilişki içinde olmanın, farklı statü ve karakterdeki insanlarla çalışmanın eserlerimdeki karakterlere yansıdığı doğrudur. Özellikle denizcilik liselerinde eğitmenlik yaptığım yıllarda, gençlerime sağladığım katkıdan çok onların bana katkısı olmuştur. Yıllarca bir köşede âtıl duran kaptanlık belgemin değerini anladığım yıllardır. Bu sayede Halk Eğitimi bünyesinde yetişkinlere verdiğim Amatör Denizcilik Sınavı'na hazırlık kurslarında tanıştığım katılımcılarla hâlâ görüşmekteyim. "Her insanın ayrı bir hikâyesi vardır" düsturuyla düşünürsek epey ham maddem var diyebiliriz. İmalat müdürlüğü yaptığım yıllarda "Yanlış bularak para kazanıyorum," esprisi, iş güvenliği uzmanı olunca doğruyu yaptırmak için rehber olmaya evrildi. Aslında ben evrildim. Karakterimin yıllar içinde yatılı okuyan kızdan uzman kadına değişimini yazılarımda görebilirsiniz.

Edebiyat dünyasında ve okurlarınız arasında "Postallı Deniz Kızı" olarak da anılıyorsunuz. Hem disiplini, mücadeleyi ve sertliği simgeleyen "postal" hem de maviliği, özgürlüğü ve masalsılığı simgeleyen "deniz kızı" kelimelerinin bir araya gelişi sizin hayat yolculuğunuzu nasıl özetliyor?

Aslında siz özetlemişsiniz. Yazılarımı yayımlamak üzere bir blog açmaya karar verdiğimde; denizci yanımı ve çalışan kadın yanımı ifade edebileceğini düşündüğüm için "Postallı Deniz Kızı" adını seçmiştim. Kırkım çıkınca babam beni denize sokmuş; deniz sevdam belki de bu yüzdendir. Ancak kadın olduğum için benim okuduğum yıllarda denizci olmam mümkün değildi. Ben de postalını giyip mücadele eden, çalışan bir kadın oldum. Postal, belki asker babama bir teşekkür olarak da düşünülebilir; nitekim evdeki askerî disiplin, çalışma hayatımda bana büyük kolaylık sağlamıştır. Postal ayrıca benim aktivist yanımı temsil eder; benim için hem içinde bulunduğu topluma aidiyet hissiyle bağlı olmayı hem de başkaldırıyı simgeler. Deniz kızı masallarına yetişemedim ben ama "Kuyruğumu feda eder miydim?" derseniz... Sanmıyorum.

İlk kitabınız Lâl Balıklar, kurgudan ziyade doğrudan kendi hatıralarınızdan, çocukluğunuzdan ve içsel yolculuğunuzdan süzülen metinlerden oluşuyor. İnsanın kendi geçmişiyle, sevinçleri ve hayal kırıklıklarıyla okuyucunun gözü önünde yüzleşmesi nasıl bir cesaret gerektiriyor?

"Cesaretli miyim?" derseniz; "Evet," derim. Lâl Balıklar anlam olarak suskun balıklar demektir. "Lâl" sözcüğünü kadınların susmasından ve susturulmasından, "balıklar" sözcüğünü ise denizde sessiz sessiz yüzmelerinden ötürü seçtim. Aslında bu sessizliğin içinde güçlü bir sesi barındırmasını istedim.

Yazılarım dışarıdan otobiyografik gelebilir; ancak pek çok okuyucum "Ben de aynısını yaşadım," deyince ortak müşterekte hayatın pek çok kıza ve kadına benzer davrandığı sonucuna varmak mümkün. Sosyal medyada paylaştığım, güncel olaylara aktivist bir yaklaşımla değinen yazılarımın bir kısmı yerel gazetelerde de yayımlandı. Bazen birinin ölümü bana "El Kınamaz Ayrılığı’ nı, kadına şiddet olayı "Çap İmparatorluğu’ nu, pandemideki ruh hâlim ise "Hey Corona, Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor Musun?’ u yazdırdı. Kendimden bahsederek hayatın bendeki izdüşümünün başka hayatlarla nasıl kesiştiğini anlatmaya çalıştım aslında. Tabii ki her şeyimi paylaşmadım; bende kalan sırlarım olduğu sürece rahatım, diyelim.

Lâl Balıklar kitabıyla ilgili sormam gereken önemli bir soru var. Kitabın ilk imza gününden elde edilen gelirleri Kız Çocukları Umudumuz Derneğine (KIZÇODER) bağışlayarak kız çocuklarının eğitimine dokundunuz. Edebiyatı sadece kelimelerden ibaret görmeyip somut bir umuda dönüştürme fikri nasıl doğdu?

Kitabım yeni çıktığında, gelirini 2015 yılında kaybettiğim kızım Ilgım adına kız çocuklarını desteklemek için kullanacağımı söylediğim bir sohbeti duyan dostlar, sağ olsunlar güzel bir organizasyon düzenlediler. Böylece elde edilen bağışlar kız çocuklarının okutulması için kullanıldı. Misyon olarak Lâl Balıklar kitabımın her türlü geliri bugüne değin kız çocuklarına destek amacıyla kullanıldı; üniversitede okuyan pek çok kız çocuğu manevi kızım oldu. Elimden geldiğince tek başıma, yetemediğim yerlerde ise dostların sayesinde destek olmaya çalıştık. Ancak burada ince bir çizgi var ki bağış toplama ve ulaştırma konusunda buna özellikle dikkat etmeye gayret ettim. Keşke kitap satışları çok daha fazla olsa da daha çok kız çocuğuna ulaşabilsek... Eleştirildiğim zamanlar da oldu elbette; "Kitabını satmak için iyi bir yol," diyenler bile çıktı. O yüzden Lâl Balıkların, kız çocukları sessiz kalmasın diye yazıldığını pek dile getirmez oldum. Yine de Lâl Balıklar, sessizce kız çocuklarının yanında olmaya devam ediyor. Birlikte lâl değiliz artık.

İkinci kitabınızdaki "Nalsız Koştum Yollarda" başlığı, bir hayatın yalnızca yürünmediğini, kimi zaman bütün engellere rağmen koşulduğunu da düşündürüyor. Nal, bir yandan yolculuğu kolaylaştıran bir korumayı, diğer yandan insanın belirli bir düzene bağlanmasını çağrıştırabilir. Nalsız koşmak sizin için ne anlama geliyor? Bu başlık, hayatın karşısında özgür kalmayı mı, hiçbir engele teslim olmamayı mı, yoksa bütün deneyimlerinize rağmen kendi yönünüzü belirlemeyi mi anlatıyor?

At, soyadıma; nal ise nalbant olan dedeme bir ithaf sayılabilir. "Nalsız koşmak", her şeye rağmen pes etmeden, yaşadıklarından öğrendikleriyle ve özgür hissederek hayatı paylaşmanın esas olduğunu anlatır. Ancak kendimi klasik kişisel gelişim öğretilerinden ayırmak isterim. Yarım asırlık yaşamımda zor yıllarım, sağlık sorunlarım ve yaslarım oldu. Her "Artık öğrendim," dediğimde karşıma başka bir engel çıktı. "Çok güçlüsün," diyenler oldu; bazıları ise "Tüm bunlara nasıl katlandın?" diye sordu. Ben hep "Yazarken kendimi anlatıp rahatlıyorum ama okuyan başkaları rahatsız oluyor," derim. İkinci kitabımdaki erkek karakterler ise "Hep kadınları yazıyorsun," diyen bir okuyucumun eleştirisiyle kurgulanmıştır. Dedemin dükkânına gittiğimde nal çakılan atlara hayranlıkla bakan ve oyalansın diye eline mıh kutusu verilen bir kız çocuğuydum. Ara ara düşünmüşümdür: "Erkek torun olsaydım dedem bana nal çakmayı öğretir miydi?" diye... İşte bu soru bile, "nal" kavramının sadece koşmak için değil, engellere rağmen koşmanın değerini anlatmak için yaşamımda nasıl yer bulduğunu gösterir.

Her iki kitabınızda da hayal kırıklıkları ve zorluklar işlenmesine rağmen dipte her zaman güçlü bir "umut" teması var. Günümüzün karmaşık dünyasında okuyucunun tutunacağı en sağlam dal sizce nedir?

Okuyucu olarak baktığımda karamsar, sosyal çürümeyi anlatan, psikolojik analizlerin yapıldığı, alt metinlerinde gölge karakterler barındıran kurgular beni zorlasa da onları bitirmek isterim. Tek bir temanın okuyucuyu kendine çektiğini düşünmüyorum. Özellikle son dönemlerde sayısı artan kitap kulüpleri, bazı eserleri popülerleştirerek okuma oranını artırmaktadır. Nobel ödüllü kitaplar eskiden ağır bulunurken şimdilerde yapılan detaylı analizler sayesinde herkesin anlayabileceği bir hâle gelmektedir. Diğer yandan beş yüz sayfalık kitaplar iki dakikalık videolarla özetlenerek adeta "Okumanıza gerek yok," mesajı verilmektedir. Sesli kitaplar ile basılı kitaplar arasındaki tercih nedenleri ise hâlâ tartışılıyor. Kitap ile okuyucu arasında bir "hemhâl olma" hâli kurulabilirse kitap, iyileştirici gücünü açığa çıkarır. "Okuyucu kendisini mi sağaltır, yoksa onu okuduğu kitap mı iyileştirir?" diye sorarsak, bu güzel bir münazara konusu olur derim. Aynı kitabı farklı yaşlarda okuduğunuzda sizde farklı algılar yaratabilir. Sefiller’i ilkokulda okuduğumda (İlkokulda nasıl okudun derseniz: Resim yarışmasında derece alınca kaymakam hediye etmişti.) Cosette beni derinden etkilemişti. Lise yıllarımda okuduğumda Jean Valjean’a hayran kalmış, ondan çok etkilenmiştim. Orta yaşlarımda okuduğumda ise papazın hırsızlığı ele vermeyen o sadakati beni etkiledi. Bu açıdan baktığımızda, okuyucu için tutunacak dal aynı insan için bile yıllar içinde değişebiliyor.

Lâl Balıklar ve Nalsız Koştum Yollarda dan sonra okurlarınızı bekleyen yeni bir çalışma var mı?

Kolektif kitaplar, fanzinler ve düzenli yazı gönderdiğim dergiler için yeni yazı çalışmalarım devam ediyor. Ancak üçüncü bir kitabın baskısı için henüz söz veremiyorum. Gerek katıldığım her kitap gününden sonra yaşanan okuyucu kitlesinin azalmasıyla ilgili hayal kırıklığı gerekse maliyetlerin artması bu kararımda etkili oldu. Sanırım yeni yazılarımı "Postallı Deniz Kızı" blogumda yayımlamaya devam edeceğim.

Fazilet Kırtay kendi hayat yolculuğunu, duruşunu ve ruh hâlini sadece üç kelimeyle özetlemek istese bu kelimeler neler olurdu?

ÖZGÜR (Özgürlük)

SADIK (Sadakat)

ERDEM (Erdemlilik)

Klasikleşen bir sorum var, onu size de sormak istiyorum: Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Çocuk Fazilet’e "Kırk yaşında değil, elli yaşında hayalin gerçekleşecek; sabret," derdim.

Genç kız Fazilet’e "Yatılı okulun keyfini çıkar," derdim.

Anne Fazilet’e "Kızınla geçirdiğin her saniye çok değerli," derdim.

Ama yine de yaşadığım hiçbir şeyi değiştirmezdim.

(SERKAN SELİNGİL)