‘Çocuklar sanatçıya değil, sanata bakıyor’
02 Ekim 2026, Cuma Paylaş Gönderiyi YayınlaEngin Çetinkaya, sanat eğitmenliği, yönetmenlik ve tasarım çalışmalarını birbirinden ayırmadan, farklı disiplinleri aynı yaratıcı zeminde buluşturan bir isim. Sanatın sınırlarında, çocukların hayallerinden gerçek hayatların kırılgan dokusuna uzanan bir yolculuğun da peşinde. Çetinkaya ile sanatın, eğitimin ve üretmenin sınırlarını konuştuk.
Özel yetenekli gençlerle çalışıyorsunuz. Günümüz çocukları dijital araçlarla zaten çok erken yaşta tanışıyor; fakat tüketici olmaktan çıkıp bir sanat üreticisine dönüşmek başka bir eşik. Bir öğrencinin kafasındaki fikri ekrana ya da tuvale aktarma sürecinde ilk kıvılcımı nasıl çakıyorsunuz?
Yıllardır sanat çalışmalarımda ve tasarımlarımda dijital araçları kullanıyorum. Başlangıçta çocukların sanat üretiminde bu araçları kullanmasına biraz mesafeliydim; ancak zamanla tablet, telefon ve bilgisayardaki bazı uygulamaların yaratıcılığı destekleyen güçlü araçlar olabileceğini fark ettim. Bu nedenle çocuklarla yaptığımız etkinliklerde dijital sanata daha fazla yer vermeye başladım. Artık dijital teknolojiyi, temel sanat eğitiminin yanında çocukların fikirlerini üretime dönüştürebilecekleri yaratıcı bir araç olarak kullanıyorum.
Bir sanat üretimindeki ilk kıvılcım her çocukta farklı şekilde ortaya çıkabiliyor. Bence burada en önemli şey, o kıvılcımın ortaya çıkmasına olanak sağlayan özgür bir ortam yaratmak. Ben de öncelikle çocuklara bu özgür alanı sunmaya ve kendi fikirlerini keşfedip ifade etmelerine olanak sağlamaya çalışıyorum. Özetle, ilk kıvılcımı ortaya çıkaran ben değilim; ben sadece o kıvılcımın ortaya çıkabileceği ortamı hazırlayan kişiyim.
Yazıp, yönettiğiniz "Evsizin Evi filmi daha isminden itibaren ironik ve derin bir çelişki barındırıyor. Sokakta yaşayan bir birey üzerinden "ev" ve "aidiyet" kavramlarını ele alırken, izleyiciye alışılagelmiş bir ajitasyon sunmak yerine nasıl bir görsel dil ve anlatı kurmayı tercih ettiniz?
İster sinema ister dijital sanat çalışmalarımda olsun, isimler çoğu zaman çelişkili kelimelerin birlikteliğinden oluşuyor. Bunu çok bilinçli yapmıyorum; sanırım kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir durum. Bu çelişkili ve ironik yapıyı yaratıcı ve kışkırtıcı buluyorum. Açıkçası çalışmalarımın kendisi, henüz isimleri kadar etkileyici değiller ve bu konuda daha fazla çaba göstermem gerekiyor diye düşünüyorum. Film tasarlarken daha çok diyalogsuz ve müziksiz bir anlatımı tercih ediyorum. İzleyiciye ne düşünmesi gerektiğini dikte etmek yerine bir durumu göstermeyi, anlamı ve yorumu izleyiciye bırakmayı önemsiyorum.
Çocukları sadece sınıfta veya stüdyoda tutmuyorsunuz; Picasso, Andy Warhol gibi ustalara ait sergi gezileriyle, onları doğrudan güncel sanatın içine sokuyorsunuz. Orijinal bir eserin karşısına geçen bir çocuğun gözündeki o ilk "kıvılcımı" nasıl tanımlarsınız? Bu temas üretimlerine nasıl yansıyor?
Çocuklar karşılarındaki sanat eserine doğrudan bakıyor ve etkileşimleri öncelikle eserle oluyor. Sanatçının kim olduğu onlar için çok önemli değil. Ünlü bir sanatçının eseri olduğu için farklı bir beklentiyle bakmıyor, adı duyulmamış bir sanatçıya da önyargıyla yaklaşmıyorlar. Kısacası çocuklar sanatçıya değil, sanata bakıyor; eserle doğrudan etkileşime giriyor, şaşırıyor ve duygularını çoğu zaman beden dilleriyle ifade ediyorlar. Bence bu, sanatla kurulabilecek en doğal ve doğrudan ilişki. Sanatla karşılaşırken genel kabul görmüş kalıplaşmış tepkilere başvurmayan çocuklar, kendi çalışmalarını üretirken de benzer bir özgürlükle hareket ediyor. Merak ediyor; içlerinden geldiği gibi, özgürce üretiyorlar.
Yapay zekânın görsel sanatlar, animasyon ve sinema üretiminde giderek daha fazla kullanıldığı bir döneme giriyoruz. Bir sanat eğitimcisi olarak yapay zekâyı daha çok bir tehdit mi, yeni bir araç mı olarak görüyorsunuz?
Yapay zekanın, her yeni teknolojide olduğu gibi, hem kaygı hem de umut veren tarafları var. İnsanların işlerini elinden alacağı, insanlığı kontrol edeceği ya da yok edeceği gibi endişeleri tamamen haksız bulmuyorum. Ancak ben yapay zekayı, insanlığın yeni bir evresine geçişte alınan bir risk olarak görüyorum. Çünkü risk almadan büyük yapısal değişiklikler gerçekleşmiyor. Bu süreçte insanın hayattaki rolünün üreticilikten yaratıcılığa doğru kayacağını düşünüyorum. Belki de yakın gelecekte yapay zekanın temel işlevlerinden biri, tasarlayan, düşünen ve hayal eden insanın “işçisi” olmak olacak. Böylece insanın yeni fikirlere ve yaratıcılığa ayırabileceği daha fazla zaman oluşabilir. Görsel sanatlar ve sinema alanında yapay zeka çokça insan tahayyülü çerçevesinde çalışır diye düşünüyorum. Yani yaratıcı süreci destekleyici bir unsur olarak olasılıkların mümkün kılınmasına olanak tanıyan hem bir araç hem bir mecra özelliği gösterecektir.
Sizi tanıyanlar genellikle öğretmen, sanatçı, yönetmen ya da tasarımcı kimliklerinizden biri üzerinden tanıyor. Siz kendinizi bu kimliklerin hangisine daha yakın hissediyorsunuz?
Kazım Koyuncu’nun sevdiğim bir şarkısı var. Sanırım bu sorunun benim için en kısa cevabı şu sözlerinde:
“Ben sadece
Ben sadece
Ben sadece
Ben olmak istiyorum.”
Galiba benim için mesele biraz da bu: Olduğum kişi olarak var olabilmek.
2026’da Özgür Oğuz’un hayatını merkeze alan Busking belgeselinde yönetmenlik, görüntü, ses ve kurgu süreçlerinin birkaçında birden yer alıyorsunuz. Bu kez karşınızda çocukların hayal dünyası değil, gerçek bir insanın hayatı var. Bu iki anlatı biçimi arasında sizi en çok zorlayan fark ne oldu?
İki anlatı arasında benim için en büyük fark, çocuklarla çalışırken daha çok keşfetmeye ve birlikte öğrenmeye odaklanmam. Çocuklarla film yapmak yorucu ama aynı zamanda coşkulu bir süreç. Ortaya çıkacak üründen çok, o süreçte neler keşfedeceğimize bakıyorum. “Busking” belgeselinde ise karşımda gerçek bir hayat ve o hayatın kendi sınırları var. Bu yüzden daha sakin ama bir anlamda daha fazla sorumluluk hissettiğim bir süreçti. Özgür’ün hayatını kendi bakış açımızla yeniden kurarken onun hikayesine müdahale etmemek, ama aynı zamanda kendi anlatım dilimizi de kurabilmek benim için en zorlayıcı taraf oldu. Sonuçta ister çocuklarla ister profesyonel bir ekiple olsun, film yapmak zor. Ama film yapmaya inandığımız için bu zorluklara katlanıyoruz.
Görsellikle oldukça fazla içli dışlı biri olarak Engin Çetinkaya, kendini en iyi hangi kelime ile tanımlar?
Bilmiyorum. Emin değilim. Umarım kendimi (bir kelimeyle) tanımlamaya mecbur kalmam :)
Hem bir yönetmen hem de bir sanat eğitmeni olarak, önümüzdeki dönemde öğrencilerinizle ya da bireysel hayata geçirmeyi hedeflediğiniz yeni projeler var mı?
Çocuklarla yeni başladığımız iki kısa animasyon film projemiz var. Bunun yanında kısa film ve dijital sanat çalışmalarını içeren kişisel ve ortak birkaç proje üzerinde de çalışıyorum. Şimdilik biraz üretim aşamasındayız; ortaya çıktıkça paylaşmayı düşünüyorum.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Bir şeyleri değiştirmek için elimde sihirli bir değnek olsun istemem. Elbette daha güzele, daha iyiye doğru bir değişim olsun isterim. Ama bunun çaba göstererek, yaşayarak ve yeterince sindirerek gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum.
(SERKAN SELİNGİL)