‘Edebiyat, bardağın taşma hâli’
23 Ekim 2026, Cuma Paylaş Gönderiyi YayınlaBazı hikâyeler anlatılmadığı için kaybolur, bazı yaralar sustukça kök salar. Haluk Ecevit, kelimelerin izinde çocukluğun kırgınlıklarına, göçün belleğine ve Trakya’nın unutulmuş hikâyelerine uzanıyor. Ecevit ile edebiyatı, unutulan tarihsel tanıklıkları ve kayıt tutmanın iyileştirici gücünü konuştuk.
Yazarlığınızın yanı sıra mali müşavirsiniz de aynı zamanda. Rakamların, dengelerin ve resmiyetin dünyasından sözcüklerin, anıların ve dünyasına geçiş yapmak sizin için nasıl bir denge ya da kaçış alanı yaratıyor?
Açıkçası bu ayrımı hiç anlamadım. İnsan zihnini bir bütün olarak gördüm ben hep. Bana sorarsanız sayısal zekâ, sözel zekâ ayrımı da tamamen yalan. Çağımızın hastalıklarından biri... Harfler ve rakamlar nedir? Bizim bir şeyleri ifade ederken bulduğumuz kodlar. Yani biz bire 1 dediğimiz için o bir. Yüzyıllar önce eğer 1’in adına biz K deseydik, bugün rakamlarla da yazışıyor olabilirdik. Toparlarsak, mesleklerle yazarlık arasında doğrudan bir bağ kurmak yanlış diyebilirim. Bir beyaz yakanın yazar olma olasılığı ile bir maden işçisinin yazar olma ihtimali aynı. Bir genelleme yapmadım bu arada, benim dünyayı algılayış şeklim bu. Kafam bu şekilde çalışıyor.
Trakya, Türkiye edebiyatında genellikle neşesiyle, fıkralarıyla veya göçmen kimliğiyle ele alınır. Ancak sizin kitaplarınızda bu neşenin hemen arkasında derin bir hüzün ve çile de var. Size göre Trakya insanının ruh halini en net özetleyen o görünmez çizgi nereden geçiyor?
Evet, bunu bir dönem ciddi kafaya takmıştım. O çizgi nerede diye… O çizgi hafızada. Dedelerimizin dedesinin yaptığı o büyük Balkan göçü bir travmaydı. Onlar o travmayı hayatları boyunca çözemediler. O çile ve hüzün, kodlarına kadar işledi ama bir hata yaptılar. O hata da şu: “Anlatmadılar.” Aile içinde de anlatılmadı bu travma. Ehil kişiler yazıya da dökmedi. Şu cümleyi duyduğumda benim kafamdaki kilit açılmıştı: “Balkan göçmenleri geride bıraktıkları topraklara bir daha geri dönemeyecek, çünkü onları oraya götürecek bir edebiyatları yok!” İşin özü bu aslında. Geri dönmek illa gidip işgal manasında değil. Orası ile organik ve kültürel bağımız kalmamış. Düşünsenize; büyük dedem 1877’de bırakmış Bulgaristan’daki köyünü. 2025 yılında ben gittim aynı köye bu merakın peşine düşüp. O aradaki yıllarımız kayıp. Kimse gidip gelmemiş. Nova Selo köyünün adı, “Nozelli” olarak yuvarlanıp gelmiş günümüze. Bizim nesil arayıp bulmasa tamamen unutulup gidecek.
Genç bir okurum imza günümde yanıma gelip şöyle demişti: “Kitabınızı okudum. Ben Trakyalıları rakı içip Roman oynayan insanlar sanırdım. Meğer ne çileler çekmişler.”
Bu genç kardeşim neden öyle sanıyordu? Çünkü 1946 kıtlık yılında Trakya köylerinde ekmeklik buğday bittiği için köy muhtarlarına birer çuval ekmeklik mısır dağıtıldı resmi evrak karşılığı. Ben bunu sadece bilmiyorum, o teslim vesikasının bir örneği de bende var. Gidip buluyorum, doğruluyorum duyduğum her bir bilgiyi. Bu da edebiyatıma yadsınamaz bir fayda sağlıyor şüphesiz.
2015’te Maşatlığa Kırlayan Kızan ile attığınız ilk adımı düşündüğümüzde, yazma eylemi sizin için bir "kayıt altına alma" çabası mı yoksa içeride birikenlerin dışarı taşma zarureti miydi?
Felsefede çok tartışılan "bardağın yarısı boş mu yoksa yarısı dolu mu" meselesinden hareketle; edebiyat, bardağın taşma hâli. O bardağı taşıran son damladan sonra Maşatlığa Kırlayan Kızan var oldu. Yazarlık bir bünyede nasıl vücut bulur çok örneğini bilmiyorum ama toplumun çoğunluğunun varsaydığı gibi “sadece” çok okuyarak olmadığını garanti edebilirim. Benim hikâyeme bakarsak hayat, bu taşma anı için çocukluğumdan beri beni hazırlamış, deneyimlemiş. Benim yaradılış tasarımımda bu varmış. Ama bunu, bu taşmadan 15 sene sonra söyleyebiliyorum. İnanın o an ne yaptığımı bilmiyordum. Engelleyemediğim bir basıncı yavaş yavaş yazarak, kontrollü bir şekilde dışarı bıraktım. Bunu yapmasaydım şimdiye kadar patlamış olurdum. Hemen şuna da bir cevap vermiş olalım: Yazmak bir yarayı sağaltır mı? Evet, sağaltır ama olanları unutturmaz.
Darmaperuşan kitabınızı "babası öldüğünde yarım kalan bir çocuğun toparlanma çabası" olarak tanımlıyorsunuz. Göçmenlik psikolojisini, tozlu yollardaki eski Magirüs minibüsleri, mors oyunlarını ve bakır tıraş taslarını anlatmak, sizin için geçmişle bir hesaplaşma mı yoksa bir vefa borcu mu?
Yazmaya başladığım ilk yıllarda bunu bir vefa duygusu ile yaptığımı düşünüyordum. Evet, kendimle ilgili olmayan alanlarda bu doğru. Ben kendimi ait hissettiğim bu coğrafyaya karşı gerçek bir vefa duygusu besliyorum. İçinde büyüdüğüm kültürü edebiyat literatürüne aktarmak, çocukluğumun korkulu rüyası “tarangoguyu” bir kitaba sokmak benim için fevkalade kıymetli. Yolculuğumun son yıllarında biraz daha psikoloji ile ilgilenmem gerekti. Orada bir farkındalık geliştirdim ve anladım ki ben aslında unutmam gereken şeyleri yazıyorum. Ben yazarak hatırladığımı sanıyordum; oysa unutmaya çalışıyormuşum. Yoksa bir çocuğun üç yaşını hatırlaması hiç de normal değil. Bunların her biri aslında travmatik hadiselermiş, bunu gördüm.
Yetişkinler için yazdığınız anı-öykülerin yanı sıra Kayıp Zaman Çocukları ve Kral Amatokos'un Altın Maskesi gibi çocuk ve gençlik macera romanlarına da imza attınız. Yeni nesillere Traklar gibi kadim medeniyetleri ve bölgenin tarihini sevdirmek bugünün dijital çağında ne kadar zor, bir o kadar da elzem?
Bizim toplumun bazı ön kabulleri var: Çocuklar kitap okumalı… Her çocuk meraklı ve araştırmacı olmalı… Doğru meslekleri seçmeli… Vs… Böyle bir şey hiç olmadı ve hiç olmayacak. Her çocuk kitap okuyarak öğrenmeyecek. Kimisi deneyimleyerek öğrenecek. Acı çekerek öğrenecek. Öyle acı çekerek öğrenecek ki o bilgi etine işleyecek. Hassas bir dönemdeyiz, sakın yanlış anlaşılmasın, şiddetten bahsetmiyorum. On üç yaşında hayatta yapayalnız kalmış bir çocuğun kendi ekonomisini çevirmesinden, paranın idaresini öğrenmesinden bahsediyorum. Bu tecrübe insanın etine işliyor işte. Konuyu toparlayalım, dolayısıyla ben benim gibi insanlara yazıyorum. Örneğin bir çocuğun, bir kişinin Mustafa Kemal’in dehasına karşı bir ilgisi yoksa, Milli Mücadele gibi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir direniş kişide hiçbir heyecan uyandırmıyorsa o kişiye benim kitabım bir şey yapamaz.
Atam'a Sorular Sordum kitabınız Cumhuriyetimizin 100. yılına adanmış çok kıymetli bir başucu eseri. Soru-cevap formatını seçmenizdeki temel amaç neydi? Yeni neslin Atatürk’ü ve Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini kavramasında bugünün gençlerine en çok hangi sorunun yanıtını fısıldamak isterdiniz?
O yıl Cumhuriyetimizin 100. yılı geliyordu ve bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Soru-cevap, kitabın kurgusunun bir gereği olarak ortaya çıktı açıkçası. 2038 yılında genç bir Cumhuriyet çocuğu, aklındaki ve sınıf arkadaşlarından topladığı sorularla Anıtkabir’e gidecek ve Atasına 100 soru soracaktı. Bu kurgu ekseninde gerçekleşti her şey. O kitapta soruları seçerken ben kendi yolculuğumu yazdım aslında. Yanlış bildiklerimi düzelttim. Benim gibi yanlış bilenler de o yanlışları doğrultsun diye… Kendi şaşırdıklarımı yazdım, bilmeyenler de belki öğrendiklerinde şaşırabilir diye… Ben Atatürk’ün sol koltuğu altında deri bir kese içinde muska taşıdığını bilmiyordum mesela… Bunun gibi daha birçok bilgi…
Günümüz gençlerine şunu fısıldamak isterim: Bugünün şartlarında, Kadıköy’de bir barda bira yudumlarken memleket şartlarından dert yanmak çok kolay… Ama yanlış yoldasın. Sadece eleştirerek bir yere varamazsın. Kendine sorman gereken soru şu: “Evet şartlar kötü, peki ben ne yapıyorum?” Mustafa Kemal’in sana öğütlediği hiçbir şeyi yapmadığını göreceksin. “Abi ben işimi bilirim!” Tamam, o zaman bir an önce başla ama dert yanma!
Haluk Ecevit kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?
Okur-Yazar-Köylü
Şu an üzerinde çalıştığınız ya da hayal ettiğiniz yeni bir proje var mı? Gelecek dönemde okurlarınızı yine aynı coğrafyanın tozlu yollarında mı, yoksa farklı bir edebi kulvarda mı göreceğiz?
Çok sıradan bir mazeret olacak ama vallahi zamanım yok. Yoksa çok projem var hazırda. Yirmi beş yıldır beyaz yakalıyım. Gözlerim eskisi gibi sağlıklı değil. Günümün on saati bilgisayar başında geçiyor iş yerinde. Bir de evde başına oturursam sürekli ağrı kesici almam gerekiyor. Bunlar mazeret değil ama. Yakın zamanda toparlanacak hepsi. Biraz klişe olacak ama bir nadas dönemindeyim sanırım. Bardağımı dolduruyorum; yine ve yeniden taşmak üzere.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Ben hayatımdan memnunum açıkçası. Mücadeleyi, direnişi, çareler bulmayı, şaşırmayı ve kırılmayı seviyorum. Yaratıcıya, bu muhteşem kurguda bana da yer verdiği için şükran duyuyorum. Anlamaya çalışıyorum, her geçen gün biraz daha kavrıyorum: “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?” Bu idrakin peşindeyim. O sihirli değneği kendim için değil de evrendeki çocuklar için kullanmak isterim. Çocuk yaşta aç kalan, şiddet gören, ağır şartlarda çalıştırılan ve hayattan koparılan tüm çocuklar için…
(SERKAN SELİNGİL)