17 Mayıs 2026, Pazar

“Hikâye tökezlediğimiz yerde başlıyor”

11 Mayıs 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi Yayınla
“Hikâye tökezlediğimiz yerde başlıyor”

Edebi incelemeleriyle tanıdığımız Huban Seda Aras, ilk öykü kitabı "Kaypak Mavi" ile okuru huzurun sarsıldığı tekinsiz bir zemine davet ediyor. Yazmayı bir rahatlamadan ziyade "yükün şeklini değiştirme" çabası olarak gören Aras ile karakterlerinin o meşhur "tökezleme" anlarını ve eşikte kalan hikâyelerini konuştuk.

Yük Edebiyat'ın başından beri yayın kurulu üyesisiniz. Yük Edebiyat ve Mahal Edebiyat gibi dergilerde daha çok biyografik ve edebi incelemelerinizle tanıdığımız bir isimsiniz. Kendi kurgu dünyanızı inşa etme ve bir öykü kitabı çıkarma fikri nasıl olgunlaştı?

Kurmaca, hayatımın her evresinde olan bir tür. Gerek okur olarak gerek yazma eylemimde yeri her zaman ayrıdır lakin yazma eylemim önce deneme türüyle başladı. Sonrasında araştırma ve kurmacalar kendini gösterdi. Biyografi yazıları ve edebî incelemeler ise kendi yazın dünyamı anlamaya çalışırken yolda kendini dayattı. Bir yazarın hayatını, görüşünü, duruşunu ve metnini çözmeye çalışmak, aslında bir nevi kendi içimizdeki karanlıkta kalan yanlara da el feneri tutmak gibi ve tahmin edersiniz ki karanlıkta kalan yanlarımız ne kadar çoksa aslında o kadar biriktiğimizi fark ederiz. Bizden önce yaşamış ya da bizimle aynı dönemde yaşayan insanlarla aynı doğrultuda temas ettiğimiz, karşılarında durduğumuz yerlerde hikâyelerin başladığını anlıyoruz. Bu da aslında kendi hikâyelerimizi ertelediğimizi fark etmemizi sağlıyor. “Kaypak Mavi” süreç içerisinde aslında ertelediklerimin toplamı. Önce tekil öyküler olarak çeşitli mecralarda yer aldılar. Karakterlerin bizlerle benzer huzursuzlukları, benzer iç sıkışmaları ve tökezleme halleri ise bir araya toplanmasını sağladı.

Kitabın ismi oldukça dikkat çekici: "Kaypak Mavi". Mavi genellikle huzuru veya sonsuzluğu temsil ederken, yanına gelen "kaypak" sıfatı bu algıyı sarsıyor. Bu zıtlığın hikâyelerinizdeki karşılığı nedir?

Mavi genel anlayışta huzuru temsil ederken ben bu renge daha farklı bakıyorum. Maviyi eşleştirdiğimiz gökyüzü, deniz, okyanus, genel anlamda su, aslında farklılıklarla hayatlarımızda var olurlar. Mevsim değiştiğinde içimizi açan gökyüzü mavisi karartabilir, bir sel gelip evimizi yurdumuzu dağıtabilir, bunun yanı sıra ufacık bir bitkiye hayat verebilir. Huzur ise aslında birçoğumuzun ulaşmak isteyip tam anlamıyla da erişemediği bir hâl. “Kaypak” ise tam burada devreye giriyor. Kitaptaki karakterler de böyle. Tutunmaya çalışıyorlar ama zemin sürekli kayıyor. Bir ilişki, bir kimlik, yüklenilmiş bir vasıf ya da bir hatıra… Aslında huzuru tam yakaladıklarını sandıkları anda ellerinden kayıyor. Bu açıdan baktığımızda da “Kaypak Mavi” adı huzurun bile güvensiz olduğu bir ruh hâlini anlatıyor. Hatta belki de huzurun kendisi bir yanılsamadır.

Kitabınızın tanıtım kısmında "insanın kaygılı tökezleyişleri" ifadesi öne çıkıyor. Sizce modern insanın tökezlemesi bir zayıflık mı, yoksa özgün hikâyesinin başladığı yer mi?

Tökezleme dediğimiz şey bana göre bir kırılma anı. Kesinlikle zayıflık değil. Değişim tam bu anlarda başlıyor. Modern insan düz ilerlemek zorunda hissediyor kendini. Oysa dönüştüğümüz yerler tam da o kıvrımlar. Benim ilgimi çeken şey de tam olarak bu. O tökezlemelerde ne yapılacağı. Çünkü oralarda maskeler düşüyor. İnsan tam o anlarda en çok kendine yaklaşıyor. “Bozuk Düzen”deki karakterin sürekli başlayıp vazgeçmesi, “Adam İsmail”deki iç monologlar ya da “Diş Sancısı Doğum Ağrısı”ndaki parçalı bilinç hali… Bunların hepsi aslında birer tökezlemenin sonucu ortaya çıkan hikâyeler. Benim bakışımda hikâyeler huzursuzluktan ve tökezlemelerden sonraki aşamada başlar.

Kapısı yıllarca kilitli kalan çocukluk odaları" metaforu, öykülerinizde geçmişin bir yük olarak taşındığını hissettiriyor. Sizin karakterleriniz o odaların kapısını açmaya hazır mı, yoksa o kilitli kapının önünde beklemeyi mi tercih ediyorlar?

Bu metafor benim için geçmişin yükünden çok bir eşik. Çoğu karakter o kapıyı açmayı istemiyor aslında. Çünkü biliyorlar ki o kapı açıldığında karşılarına sadece hatıraları değil, iyi kötü tüm yüzleşmeleri de gelecek. Ama kurmacalar bir şekilde o kapıları açtırıyor. “Diş Sancısı Doğum Ağrısı”nda olduğu gibi, başkişi istemese de geçmiş geri geliyor. Benim başkişilerim cesur değil ama kaçabilecek kadar güçlü de değiller. Bu yüzden o kapıların önünde beklemekle, açmak arasında sıkışıyorlar. Aslında tüm metinlere baktığınızda eşikte kaldıklarını görebilirsiniz.

Adettendir sorulur. Kimdir Huban Seda Aras?

Kendimi, hayatın bana kattığı vasıflardan ziyade tanımlayacak olursam, edebiyatla mesafeli bir ilişki kuran, anlamlandırmaya çalışan ve bu anlamı kendine katmaya çalışan biri derim. Çünkü okumak ya da yazmak sığınılacak bir yer olmaktan ziyade yüzleşilecek bir alan. İçimdeki huzursuzluğun kelimelere bürünmesi. Birçoğumuz gibi okumakla başlayan ilişki, susarak anlatmaya, yazarları ve metinlerini anlamaya, eksilterek nasıl anlatırıma dönüştü. Belki de bu yüzden hayatın kenarında köşesinde kalan kişiler, bastırılmış duygular, konuşulmayan meseleler anlatılanlardan daha çok ilgimi çekiyor. En doğru tanım şu olacaktır; insanın içindeki kırılgan anları yakalamaya çalışan ve buna kulak veren biri.

Öykülerinizde melankoli oldukça baskın bir his olarak hissediliyor; ancak bu melankoli okuru boğmak yerine bir "anlaşılma" hissi uyandırıyor. Yazarken bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Hüznün estetiği sizin için ne ifade ediyor?

Melankoli metinlerimde karanlık bir hüzünden ziyade bu hüznü hem mizahla hem de tanıdık yerlerden bahsettiğim bir tavır. Melankoliyi bir duygu yerine dil olarak görüyorum. Eğer sadece karanlık tarafları yazarsam okurun yorulacağını düşünüyorum. Metinlerin bizler gibi olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir cenazede gülebilirken, bir düğünde ağlayabilmek de insani. Anlaşılmak da sanırım burada başlıyor. Bilgisayar başına metnin bütününü bilerek oturamıyorum. Bu yüzden denge biraz da metnin ilerleyişiyle kuruluyor. Buna sezgisel diyebiliriz. Hüznün estetiği benim için abartısız, ajitasyonsuz hakikat demek. Ne süslemek ne de bastırmak. Olduğu gibi anlatılan ama ritmi olan.

Bazı yazarlar karakterlerini bir laboratuvar titizliğiyle kurgular, bazıları ise onları serbest bırakır. Huban Seda Aras, karakterlerinin ne kadarını kontrol ediyor?

Öykülerimi ya da karakterlerimi kurarak yazabilen tarafta değilim. Daha çok “kervanı yolda düzen” taraftayım. Boş bir sayfadan başlayıp nereye varacağını bilmeden ilerlemek meşakkatli bir süreç. Zihnimden akanlar metne girerken aynı ölçüde fazlalıklar da oluşuyor. Bu fazlalıkları ayıklamak ise yazma sürecinin en sevdiğim kısmı. Sorunuza döncek olursam, yazarken karakterlerimi çok az kontrol ediyorum. Metin bitip düzeltme aşamasına geldiğimdeyse bu kontrol  sertleşiyor. Özellikle karakterlerin statüsel konuşmalarına dikkat ediyorum.

Yazmayı “huzursuzluk” tetikliyor diyorsunuz ve yazının bir rahatlama değil, yükün şeklini değiştirme” çabası olduğunu belirtiyorsunuz. Bu yük şu anda neye dönüştü?

Yük hâlâ dönüşmeye devam ediyor. Önceden daha keskin sandığım, daha ağır gördüğüm şey şu anda farklı bir tonda ilerliyor. Kesinlikle bu konuda derdim yok, bu mevzu dertlenebileceğim, dertlendiğim bir şey değil diye baktığım şeyler ekranda yanıp sönen imleçle kavuştuğunda aslında dertlendiğim ve hayatımın merkezine aldığım bir olgu oluyor. Sonrası ise biçim değişiyor. Kaygılar, yeni arayışlar ve başka türden huzursuzluklar olarak geri dönüyor.

Bu kitaptan sonra sırada ne var? Yeni öykülerin mi izindesiniz, yoksa bir roman veya farklı bir edebi tür deneme niyetiniz var mı?

Bu soruya birkaç kez aynı cevabı vermiş olmakla birlikte yine, yineleyeceğim. Her gün bizlerin ve fikirlerimizin değiştiğine inanıyorum. Dolayısıyla şu anda ikinci kitap hakkında net bir şey söyleyemem. Hâli hazırda yazdığım, yazmaya devam ettiğim öyküler mevcut. Bunun dışında Yük Edebiyat’ta Ahde Seda köşesiyle ele aldığım etnik kimliği farklı yazarlar hakkında bir dosya oluşturma isteğim de var. Zamanla ne olacağını, bütünün neyi getireceğini göreceğiz.

Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

İnsanların birbirini görmek, anlamak için bu kadar dolambaçlı yollar seçmediği bir yer isterdim ama o zaman da edebiyat olmazdı. O yüzden belki de hiçbir şeyi değiştirmezdim. Çünkü aslında gördüğümüz bütün bu eksiklikler, kırıklar, gecikmeler, huzur arayışları, huzursuzluklar yazının kendisini mümkün kılıyor.

(SERKAN SELİNGİL)