06 Kasım 2026, Cuma

'İnsan en çok köklerinden kanar'

06 Kasım 2026, Cuma Paylaş Gönderiyi Yayınla
'İnsan en çok köklerinden kanar'

Bazı hikâyeler zamana yenilmez; bir bavulda, bir ninnide, büyüklerin gözyaşlarında saklanarak kuşaktan kuşağa taşınır. Murat Karahan, ailesinden miras kalan bu hikâyeleri edebiyatın diliyle yeniden kuruyor. Göçün, kayıpların ve ortak hafızanın izini süren yazarla geçmişin insan ruhunda bıraktığı izleri, romanlarını ve kelimelerle kurduğu dünyayı konuştuk.

Kars’tan İstanbul’a uzanan bir çocukluk, ardından uzun yıllar gıda ve turizm sektörlerinde üst düzey finans yöneticiliği... Rakamların, bilançoların ve disiplinin hakim olduğu bir profesyonel yaşam ile duygunun, kelimelerin ve imgelemin öne çıktığı edebiyat dünyası birbirini nasıl besliyor? 

Doğduğum topraklardan, doyacağım topraklara yaptığımız yolculukta kendim ve ailemizin yaşadığı önemli hikayeleri hep bir yerlerde sakladım. Farklı coğrafya ve yaşamlardan hiç bilmediğiniz bir coğrafyaya ve yaşama gelişin aslında kendi içinde sakladığı koşullar, insanın başka bir tarafını da besliyor. İstanbul’a geldikten sonraki hayatımda eğitimin ve iş hayatının koşuşturmasının yanındaki en büyük dinlenme ve teneffüs benim için yazmak oldu. Amatörce çıktığım bu yolda, hala amatörce ilerlemeye çalışıyorum. İnsanın hayatında yapmaktan hoşlandığı bir hobisi olması gerektiğini düşünerek, yazı yazma eylemim devam etti. Çok sık sorulardan birinden başlamakta aslında iyi oldu benim için. Bana da çokça sorulan bir soru, işiniz finans ve muhasebe olmasına rağmen, bu işlerle ilgilenmeniz ne alaka? Neden böyle bir yönelme? diye. Haklılarda. İkisi birbirinden çok farklı yollar. İlk okuldan başlayan bir ilgi, sonrasında çevrenin, ailenin, ülkenin, Dünya’nın hikayesine karınca kararınca yapmış olduğum bir katkı diyebiliriz. 

İş hayatının insana kattığı en önemli katkılardan bir tanesi; yapmış olduğunuz işin kendi hayatınıza yansımasıdır. Uzun yıllar önemli pozisyonlarda finans ve muhasebe gibi kurumsal hayatının üst sıralarını meşgul eden görevler yaptım. Bu görevler özel hayatımda disiplin ve kurumsal bakışı oturttu. Buda bana birkaç işi hep birlikte ve iyi yapabilmemi sağladı. Öyle ya madem iş hayatındaki muhasebe kavramının eksiksiz, hatasız, zamanında ve doğru yapabiliyorsan, hobi olsun diye ortaya koymuş olduğum şiirleri, romanları, öyküleri, gazete yazılarını da aynı çerçevede iyi yapabileceğimi gösterdi. 

Güzel bir serüven aslında bu. Birbirinden çok farklı iki ürünü, bir sepette taşıyabilme. İki üründen de iyi bir şeyler ortaya koyma işi.  Matematiğin kelimeleri nasıl beslediğini Cumhuriyetimizin 103. Yaşını kutladığımız bugünlerde; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözüyle açıklamaya çalışayım. “Ben öğrenim devriminde matematik konusuna çok önem vermişimdir ve bundan hayatımın çeşitli safhalarında başarı elde etmek için faydalanmış olduğumu söyleyebilirim. Onun için herkes matematik bilgisinin çok gerekli olduğuna inanmalıdır” Bir işe nasıl baktığınız önemlidir. Bütün sayıların ar arda toplanmasıyla elde edilen değer ile, bütün bir romanın ar arda yazılmasının sonundaki değer bence aynıdır. Yeterince doğru olmalıdır, yeterince tatmin edici ve yeterince de keyifli olmalıdır.  Söylediğim gibi iş hayatının çalışana yüklediği kurumsal mantık, bireyin hayatında etkili ise, iki karpuzu bir koltukta götürmesine imkan sağlıyor. Çok ama çok mutluyum, hayatımın boş kalan kısmını tamamlayan bu Dünya beni oldukça tatmin ediyor. 

İlk kitabınız Kırmızı Bavulum, babanızın size hediye ettiği 45 yıllık gerçek bir kırmızı bavuldan ilham alıyor. Kitapta 1940’lı yılların büyük kıtlık ve salgın döneminde, dedenizin beş küçük çocukla tek başına kaldığı çaresiz hayatta kalma mücadelesini anlatıyorsunuz. Bireysel bir aile trajedisinden yola çıkarak "milyonlarca insanın ortak geçmişi"ne ulaşma fikri metne nasıl yön verdi? 

Evet kırmızı bavulumu ilk on beş yıl önce yazdım, yayın evi kapandı vs. doğru dürüst bir şey ortaya çıkmadı. Yıllar sonra Kırmızı Bavulumu tekrar yayınlattım. Bir Kırmızı Bavulum kitabı daha yazacak denemelerim var bekleyen. Küçükken büyüklerimden dinlediğim hikayelerden, gözyaşlarıyla edilen sohbetlerden, içinden hüzün trenlerinin geçtiği ninnilerden hatıralarımda kalanları yazdım ve yazmaya da devam ediyorum. Hepimiz yüz yıllar önce yaşadığımız bu cennet vatan Anadolu’ya bir yerlerden gelmişiz. Hepimizin göç hikayesi aynı, farklı olan renklerimiz, isimlerimiz, geçmiş olduğumuz yolların taşları, tozları, toprakları. Kafkas göçmeni bir ailenin ferdi olarak. Tuna boylarından göçüp gelen bir ailenin hikayesi ne ise, Kafkas dağlarından göçüp gelen bir ailenin hikayesi aynı.  Romanya’dan yola çıkan göçle, Bakü’den yola çıkan göçün ayrı gayrısı olabilir mi? Umuda göç eden insanların hayalleri ayrı olabilir mi? Bugün yaşadığımız coğrafyadaki evlerin gayesi de bir, hayali de bir, bakışı da bir, dokunuşu da bir. İzmir’deki bir ailenin geçim sıkıntısı, Kars’taki bir ailenin inanın yarasıdır. Birebir aynısıdır. Milyonlarca insanın ortak geçmişindeki kadim köklerin bugünlere yansıması da aynıdır. İnsanların nefeslerini, renklerini, hikayelerini, göz yaşlarını, seslerini hissederken hep şunu düşünür, ona göre çalakalem bir şeyler yazarım. Ben olsam ne hissederdim, ben olsam nasıl bakardım, ben olsam hangi gözyaşımı akıtırdım. Bütün bunların sonundaki metne şunları yazardım. Tek bir kubbe altında toplanmışız. Yüz yıllardır bir tek şey için ayaktayız ve beraberiz. Yarına daha mutlu uyanmak için, güne sarılmışız. Çabamız, dünün belirsizliğini yarına aktarmamak. Ben büyüklerimden dinlediğim ve hayatımda önemli izlere sahip hikayeleri yazarken, sizin de belirttiğiniz gibi, her evin kendine öz hikayesinde benim de olmam.

Kırmızı Bavulum yalnızca bir ailenin geçmişini değil, benzer yokluklardan geçmiş milyonlarca insanın ortak hafızasını da temsil ediyor.  Kişisel bir hatıranın evrensel bir anlatıya dönüşmesini sağlayan temel unsur nedir? 

İnsan gözünü Dünyaya açtığı gün bir şeyler beslenerek büyüyor, gelişiyor, bir olgunluk seviyesine ulaşıyor. Hangi yanınızı büyüttüğünüz belli bir yaştan sonra ortaya çıkıyor. Kökünüz sizin gövdenizi, yapraklarınızı, meyvelerinizi besliyor. Hikayenin tamamı aslında bu. Kırmızı bavulumun her bir sayfası kadim Anadolu benim için. 

Aklıma Ahmet Arif’in şu dizeleri geliyor;

Anadolu’yum ben Tanıyor musun?

Utanırım, Utanırım fukaralıktan, ele güne karşı çıplak.

Üşür fidelerim, harmanım kesat, kardeşliğin, çalışmanın, beraberliğin.

…..

Kaç bin yıllık hasretimin koncası, 

Gözlerinden, gözlerinden öperim,

Bir umudum sende, Anlıyor musun?

İçinde bulunduğumuz durum ne olursa, olsun. Dünyanın herhangi bir yerinde benimde ailemin yaşadıklarının aynısı yaşanmış ve yaşanmaya da devam ediyor.  Koca yürekli şairin dediği gibi, 'bir umudum sende anlıyor musun?' diyoruz hep. Bugün yaşadığımız yakın coğrafyalardaki insanların yokluklarını, yoksunluklarını gördüğümüzde, bizi bir tutan, aynı gökyüzüne özgürce bakmamızı sağlayan, aynı fırından sıcak ekmeği aldığımızda elimizin yanmasından mutluluk duyuran, birbirimizin gözlerine güvenle, mutlulukla bakmamızı sağlayan başta Allah’a şükrediyorum. Bugün ülkemizde yüzbinlerce evin içinde olanları ben kendi ailemden yola çıkarak anlattım. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bizim soframızda da bunlar var diyerek buyur ettim ve etmeye de devam ediyorum.

İkinci kitabınız Sayina, İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyet baskısıyla topraklarından edilen Kırım Tatarlarının yaşadıklarını iki aile üzerinden anlatıyor. Büyük tarihsel olayları devletler, ordular ve siyasi kararlar üzerinden okumak mümkünken siz hikâyenizi sıradan insanların hayatları etrafında kuruyorsunuz. Tarihi bireylerin gözünden anlatmanın, okurun geçmişi anlama biçimini nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz? 

Tarih kitabı yazmak benim haddim değildi zaten. Böyle bir ilgi ya da düşüncem hiç olmadı Bir kadın karakterin etrafında tarihi izleri, gerçek olayların etkilerini, aile olmak için verilen çetin bir mücadeleyi, her bir coğrafyanın kendisinde bıraktığı derin yaraları yazmaya çalıştım. Kırım Türklerinin tarihi mücadelesini, her bir ailenin kaybedişlerindeki acısını aktarmaya çalıştım. Dün ki işgallerde egemen güçlerin hangi vahşeti yaptıklarını anlatırken, bugün de yaşanan işgallerdeki haksızlıkların aynı şekilde devam edeceğine ışık tutmaya çalıştım. 

Harese bir hayata mahkum edilenlerin, ağızlarındaki yaraya bilerek ve isteyerek tuz bastım. Bastım ki, millet olmanın ne olduğunu, devlet kurabilmenin neye yaradığını, bir bayrak etrafında toplanan milyonların hangi gururu yaşadıklarını anlamalarına katkı sunmaya çalıştım. Bunu yaparken iki ailenin başka, başka ülkelerde hangi garipliği, hangi kimsesizliği çektiğini yazdım. Evet dediğiniz gibi sıradan insanların, olağanüstü yaşamlarındaki alıntılardan yola çıktım. Her bir olayın kendilerinde nasıl izler bıraktığını, iki kuşak sonrasında bile köklerinden gelen acıların, gövdelerini, yapraklarını nasıl kuruttuğunu yazmaya çalıştım. 

İkinci baskısını yapan Sayina Romanını okuyanların geri dönüşleri bir o kadar anlamlı ve hüzünlüydü benim için. Kırım’a, Kırım halkına hiç böyle bakmadıklarından, göçe zorlanan bu insanların topraklarının değeri yüzünden yapıldığını öğrenmiş oldular. Bugün de aynı topraklardaki savaşın neden olduğu daha iyi anlamaya çalıştılar. Aynı ırkın neden hala birbirlerini öldürdüklerini başka bir pencereden baktıklarını yazdılar. Ben Sayina’yı ilk okula gittiğimde halalarımdan, teyzelerimden, yaşı büyük komşularımdan dinlediklerimle derledim. 

Biraz aşk, biraz umut, biraz sevinç, biraz hüzün, biraz kayıp, çokça özlem, çokça gözyaşı, çokça boşa harcanan zamanlar kattım. Okuyucularımdan çokça gelenlerden biri de, bir çok sayfasında kendimizi tutamadan sessizce gözyaşlarımız döküldü. Neden Bahadır Ağa’yı öldürdün, Sayina’yı neden Bulçahan’ına kavuşturmadın, Sayina bu romanda ölmemeliydi diyerek hem roman üzerinde okuyucuda etkiyi gördüm. Hem de gözümüzün önünde her gün kaybolan bir halkın, eriyip giden umutların, parça parça tüketilen bir ülkenin neden bu hale getirildiğini anlattım.

Sayina'yı yazarken güçlü devletlerle güçsüz milletler arasındaki tarihsel adaletsizliğin duyulmasını istediğinizi ifade ediyorsunuz. Edebiyatın böylesi adaletsizlikler karşısında bir tanıklık ve hafıza alanı oluşturabileceğine inanıyor musunuz? Bir roman, tarih kitaplarının kaydettiği olayların ötesine geçerek insanlığın vicdanına nasıl seslenebilir?  

Sorunuza sondan başlayayım. Tarihi kitapları okuduğumuzda tarihler var, silahlar var, sayılar var, bolca kayıtlar, bolca resimler var. Ama duygular yok, sesler yok, nefes yok, bakış yok, duygu yok. İkinci Dünya savaşı koca Avrupa’yı yüz yıl geriye götürdü. Milyonlarca insan katledildi. Binalar, hayatlar, yaşanmışlıklar, geçmiş ve gelecek bir kişinin inadı yüzünden yok edildi. Kimse gittiğimizde hayranlıkla baktığımız o binaları kim yaptı diye sormadı, taşında harcında neler yaşandı diye ilgisini çekmedi. Herkesin aynı tonlamayla yazdığı tarihi durumun bugün aslında bir şey de ifade etmediğini gördük ve görüyoruz. 

Hala aynı topraklarda zulüm olanca hızıyla devam ediyor. Yani tarihi belgelere dayanan romanların demek ki, bu vahşeti durdurmaya etkisi olmadı. Söylediğim gibi benim tarihi kitap yazmak vs. ne haddime. Ama ben edebiyatın bu adaletsizliğe daha fazla ses çıkartmasını, bugün bile öldürülen bunca insanın bir hayatı olduğunu yazmaya çalıştım. Yani sıradan ailelerin yok oluşlarındaki suçları nedir? Gayelerinin içinde bugün Ukrayna düşse ya da Rusya düşse diye bir şeyleri yoktur. Sabah kalkıp işine giden, akşam evine gelen bir insanın hayatında Kırımın düşmesi yoktur. 

Hangi güçlü devletin zengin para babalarının oyuna gelinmiştir bunu anlamak yeterli olacaktır. Güçlü devletlerin güçsüz devletleri tarumar etmelerinin adaletsizliğine başka bir pencereden yola çıkarak yazdığım bir romandı. Bir yerde de böyle bir belge oluşsun istedim. İyi ki yazmışım. Bundan sonrası vicdanı, merhameti olanlar mı güçlü ülkeleri yönetsinler, yoksa masadaki baronlarla bir olup, mazlum milletlerin canına düşenler mi yönetsinler.  O ülkelerin halklarının verecekleri kararda bir nebze olsun etkileyici olmak. 

Türkiye’de edebiyat üretmek, kitabı yayımlatmak ve okura ulaşmak farklı aşamalarda çeşitli güçlükler barındırıyor. İş dünyasındaki deneyiminizin yayıncılık süreçlerine bakışınıza katkısı oldu mu? Sizce günümüz edebiyat ortamında bir yazarın görünür olabilmesi için neler gerekiyor?  

Öncelikle Türkiye’de bu konu kendi içinde büyük sorunları barındırıyor. Hepimizin okuduğu belli başlı geçmiş ve günümüz yazarları var. Bizlerde onun dışına çıkamıyoruz. Dolasıyla binlerce kitap basılıyor, bunlardan birkaç tanesi o yıl okunuyor. Ya da ünlü yazarların kitapları başta olmak üzere, raflarda yerini buluyor. Ben hobi diye yazmış olduğum ve kendimi de amatörce bir uğraşın içinde gördüğümden, fazla bu konulara girmek istemiyorum ve orada da değilim. 

Ancak bizim meslekteki T cetveline baktığımda, evet yayın evleri çok ama çok haklı. Kitap okumanın bu kadar az olduğu bir ülkede, hangi yazarın kitabını basacaksın da, ondan ekonomik fayda elde edeceksin? 

Gerçekten zor. Binlerce kitap arasından hangisini rafa koyacaksın? Günün sonunda T cetveli ne zaman kâra geçecek? Gerçekten zor bir iş. Edebiyat ve sanat Dünyasına verilen desteklerde ayrı konuşulması gereken bir konu.

Bir yazarın görünür olması, ortaya koyduğu eserin tanınmasından tutun da kendisinin bu yolculukta neler yaptıklarıyla ilgilidir. 

Günün sonunda iyi bir eser ortaya çıkartıyorsanız, beğenisi, getirisi, tanınırlığı bir o kadar etkili oluyor. 

 Murat Karahan kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?  

-Göründüğü gibi

-Söylediği gibi

-Söyledikleri gibi

İlk kitabınız bir öykü-roman tadındayken, ikincisi derinlikli bir tarihi dram romanı oldu. Masanızda şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir dosya veya odaklandığınız farklı bir tema var mı? Okurlarınızı önümüzdeki dönemde nasıl bir çalışma bekliyor? 

Dördüncü kitabım nihayet bitti. Bu hafta yayınevi ile sözleşmemizi de imzaladık. Baskı aşamasında. Sayına gibi yeni romanımda Çınaraltı Yayınlarından çıkacak inşallah. 

Kasım ayı içerisinde raflarda yerine almasını bekliyoruz. Kısaca bahsetmem gerekirse, parçalanmış bir ailen hüzün dola hikayesi. Bu romanımda yine Sayina’da olduğu gibi etkileyici olacağına inanıyorum. Yeni romanımın adı Aç Kapıyı Biz Geldik Anne. Okuyucularım Sayina'da olduğu gibi bu romanımda da bir aile nasıl aile olur, ya da bir aile nasıl aile olamazı bulacaklar.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Şükür kendimi bildim bileni elimde sihirli bir değnek var zaten. Bizler bu Dünya’da ana şahitlik ediyoruz. Yazılanları yaşıyoruz, ana şahitlik ederken aslında elimizdeki sihirli değneği nereye vurduğumuzla önemli. Neye dokunduğumuzda nelerin olabileceğini biliyoruz. Bir şeyi değiştirmek mi istiyoruz, ona göre davranmalıyız. Ne olmasını mı istiyoruz sihirli değneğimizle ona dokunuyoruz. 

Yani demem o ki, sihirli bir değneğe gerek yok hayatımızda. İyiye ye, kötüye ye dokunabiliriz. Hayal ettiklerimi iyi ise, zaten karşımıza o çıkıyor. Biz Dünyamızı ona göre yaşıyoruz. Kötüyü hayal ediyorsak zaten gelip buluyor bizi. 

Değiştirmek istediklerimi değiştirdim, değiştirmeye de devam ediyorum...

Hiçbir kötü şeyin içinde olmamaya kendi Dünyamda gayret ediyorum. ..

Niyetiniz ne ise, hayatınız o oluyor zaten…

Gayemiz; Göründüğü gibi olmak, söylediğin gibi olmak, söyledikleri gibi olmak… 

Niyetimiz; Kendimizi, Sevdiklerimizi, Ülkemizi, Dünyamızı hep iyi görmek ve hep iyiye niyet etmek…

(SERKAN SELİNGİL)