Masal masasında bir akademisyen
19 Ekim 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi YayınlaÇocukların hayal gücüne açılan kapılar, bazen bir hikâyeyle bazen de sorulmayan bir soruyla aralanır. Akademisyen ve yazar Dr. Yıldıray Aydın da çocukların düşlerini korumanın, kültürel belleği geleceğe taşımanın ve eğitimde kalıpları aşmanın izini sürmekte. Aydın’la edebiyatın, eğitimin ve çocukluğun dünyasını konuştuk.
Hocam, sizi hem akademik dünyada temel eğitim, hayat bilgisi ve hayal gücü üzerine yazdığınız makalelerle hem de çocuk edebiyatı alanındaki birbirinden renkli kitaplarınızla tanıyoruz. Akademik titizlikle çocukların o rengarenk, kurallı ama sınırsız dünyasını aynı masada buluşturmak nasıl bir denge gerektiriyor? Bilimsel bir makale yazmakla bir çocuğun hayal dünyasına hitap eden bir hikaye kurgulamak zihninizde nasıl ayrışıyor, nerede kesişiyor?
Açıkçası her iki alanda üretebilmek zaman zaman dil kullanımında zorlayıcı bir durum olarak karşıma çıkıyor ancak bilimsel olarak hayal gücünü, değerleri anlamış olmak çocuklara yönelik kaleme aldığım metinlere hayal gücünün veya değerlerin doğru bir şekilde entegresinde kolaylık sağlıyor. Akademik çalışmalara yoğunlaştığım dönemlerde özellikle edebi bir dil kullanımı konusunda zihinsel çelişki yaşıyorum. Zihnim her iki versiyonu ayırt etme ve üretme noktasında arada kalabiliyor. Makaleler daha akademik daha bilimsel bir dil kullanımı isterken çocuk kitapları ise daha sade, daha kısa, daha anlaşılır ve çocuğa göre bir dil istiyor. Ancak bu sorunu da çocuk kitabı yazmaya başlamadan önce nitelikli birkaç çocuk kitabı okuyarak aşmaya çalışıyorum. Zihnin bir alışma süresi oluyor. Bunu da çocuk kitapları inceleyerek sağlamaya çalışıyorum.
"Eserlerinizde çocukların hayal dünyasına çok zengin pencereler açıyorsunuz. Özellikle 'Gizemli Sesin Peşinde' ve 'Göğü Delen Kuyu' gibi kitaplarınızda kurguladığınız evrenler, bugünün dijital çağda sıkışıp kalmış çocuklarına adeta bir nefes alanı sunuyor. Çocukların hayal gücünü beslemek, yetişkinlerin dünyasını onlara anlatmaktan daha mı zor, yoksa daha mı masum?"
Çocukların hayal gücünü beslemek yetişkinlerin dünyasını onlara anlatmaktan daha kolay. Yaptığım araştırmalarda ve incelediğim akademik çalışmalarda bunu çok net görebiliyorum. Çünkü çocukların hayal gücü daha müdahalesiz kalmış. Özellikle de çocukların hayal gücünün en zengin olduğu dönemin okulöncesi olduğunu görüyoruz. Bunun sebebi de bu dönemde başlayan hayali oyun dönemi. İlkokulla beraber çocukların hayal gücü daha da gelişmesi ve genişlemesi gerekirken ne yazık ki okul, çevre ve ailenin sosyo-ekonomik durumu gibi değişkenlerden dolayı gerilemeye başlamaktadır. Çünkü bizim müfredatımız hayal gücü temelli değildir. Bilgi ve beceri merkezlidir. Bilgi ve beceri hayal gücü için gereklidir ancak hayal gücünü uyararak yeni bir alana dönüştürme yönümüz eksik kalmaktadır. Aslında bu durum tüm dünya ülkelerinde bu şekildedir. Tüm okullar öğrenciyi bir kalıba sokar, standarda ulaşmasını sağlar. Devletlere göre bunun değişik gerekçeleri olabilir ancak bu koşul üretkenlik alanında geçerli değildir. Çünkü yenilikçi düşünme, problem çözme, empati gibi beceriler gelişmiş bir hayal gücü potansiyeli ister. Hayal gücü gelişimindeki gerilemeyi doğrudan okula bağlamak da doğru değildir. Özellikle akran baskısı ve çocuğun içinde bulunduğu ailenin sosyo-ekonomik durumu da hayal gücünün beslenmesi noktasında önemli bir role sahiptir. Çünkü hayal gücü potansiyelinin artmasının bir de psikolojik boyutu vardır. Hayal gücü cesaret ister. Ancak hayallerini ifade eden bir çocuk alaya alındığında, küçümsendiğinde bir daha konuşmak istemez. O yüzden hayal gücü kullanımı söz konusun olduğunda çocukların bunu rahatça, çekinmeden, korkmadan ortaya koyabileceği ortamların varlığı önemlidir. Ayrıca yapılan araştırmalar hayal gücü gelişiminde deneyimin önemini vurgu yapıyor. Yani çocuğun yeni yerler keşfetmesi, yeni filmler izlemesi, yeni kişilerle tanışması, yeni kitaplar okuması, yeni yazma deneyimler yaşaması vb. hayal gücünü besler. İşte çocuk kitaplarıyla da hayal gücünü kullanarak çocuklara gerçek hayatta yaşayamadıkları hayal dünyalarını deneyimletmek istiyorum.
"Limon Ağacı ve Zeybek Dedem kitabınızda, özellikle çocuklara doğayı ve kökleri fısıldayan çok sıcak bir atmosfer var. Günümüzün dijitalleşen ve doğadan uzaklaşan çocuklarına Ege'nin o kadim aidiyet duygusunu, toprak bilincini ve ahali kültürü hafızasını aktarmak bugün bir yazar için ne kadar zorlayıcı ya da ne kadar elzem?"
Çocuk edebiyatının temel amaçlarından biri kültürel miras aktarımına aracı olmaktır. Ben de bir Türk vatandaşı olarak ülkemi, kültürümü ve değerlerimi seviyorum. Çünkü milletler kültürleri ile ayrışırlar, kültürleri ile kaynaşırlar. İstiyorum ki Türk çocukları önce kendi kültürel mirasını öğrensin, ona sahip çıksın ve onu yaşatsın. Sonra da evrensel kültüre hâkim olsun. Tabi dijitalleşen bir dünyada kültürel değerleri yeni nesillere aktarmak oldukça zorlayıcı bir durum. Bir de bunu çocuk kitaplarıyla yapmaya kalkınca işler daha da zorlaşıyor. Çünkü günümüz çocuklarının birçoğu ekran süresine bağlı olarak okuma eylemine eğilim göstermede sınırlı kalabiliyor. O yüzden onların hoşuna gidecek, onlara tat verecek, bunu yaparken de örtük bir şekilde kültürümüzün entegre edildiği metinleri kaleme almak oldukça zorlayıcı bir durum olabiliyor. Ama bunu Limon Ağacı ve Zeybek Dedem kitabında başardık. Nitekim eserimiz 2025 yılında İstanbul il Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından “Ben Okuyorum, İstanbul Okuyor” projesi kapsamında seçildi ve 1000 farklı ilk ve ortaokulun kütüphanelerine birer tane gönderildi. Aynı zamanda 2026 ocak ayında da beşinci baskıya girdi. Kısacası kültürel değerleri çocuk edebiyatı yoluyla aktarmak zorlayıcı bir durum ancak her yazarın böyle bir zorunluluğu yoktur diye düşünüyorum. Nitekim bunu çok satan birçok çocuk kitabında görebiliyoruz. Satış kaygısı ile yazılmış ve çok satanlar listesinde yer alan çok fazla çocuk kitabı bulunmakta.
"İlkokulda Hayal Gücü Eğitimi kitabınızda, çocukların hayallerinin bastırılmaması gerektiğine dair çok kıymetli vurgularınız var. Genellikle müfredatın kalıpları ve sınav odaklı sistemler çocukların o uçsuz bucaksız yaratıcı hayal gücünü törpüleyebiliyor. Bir eğitimci ve yazar olarak, hayal kurma becerisini kaybetmeyen nesiller yetiştirmek adına hem öğretmenlere hem de ebeveynlere düşen en temel sorumluluk sizce nedir?"
Hayal kuran ve hayallerinin peşinde mücadele veren çocuklar yetiştirmek için öğretmenlere ve ailelere düşen en temel görev onlara yönelik destekleyici ve motive edici bir dil kullanımıyla birlikte ortam ve imkân sağlamaktır. Özellikle öğretmen arkadaşlarımın sınıf içinde kullandığı dil çok önemli. Kullanılan dil sınırlayıcı olmamalı. Öğrenciler verilenin ötesine geçebilmeli. Bu duruma örnek verecek olursak Bursa Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde iki yıl ders verdim. Son dönem sosyal bilgiler öğretimi dersinde öğretmen adaylarına ders planları hazırlattım. Ders planlarını da sınıfta sunuyorlardı. Öğretmen adaylarımızdan biri üretim temalı ders planına Bursa Otomotiv Fabrikası'na yönelik bir gezi koymuş. Hazırladığı ders planı ilkokul 4. sınıflara yönelikti. Ona “Bu yaş grubu için bu gezi uygun mu?” diye sordum. “Ben araştırdım hocam, sorun yok.” dedi. O anda fabrikayı aradık. Gezi konusunda bilgi aldık. 13 yaş ve altı güvenlik gerekçesiyle geziye alınmıyormuş. Tabi bunu duyunca öğretmen adayımız mahcup oldu ama bu onun sorunu değildi aslında. Biz onlara sorgulamayı, ötesine geçmeyi, ötesini hayal etmeyi, ötesinde yaşanabilecekleri hayalinde canlandırabilmeyi öğrettiğimiz anda onlar da hayal kurmayı başaran çocuklar yetiştirmeye başlayacaktır. Bunun yanında öğrencilerin hayallerine yönelik verilen tepkilerde pozitifliği sağlamak da öğretmenlerin elinde. İkinci soruda çocuklarda hayal gücü gelişiminin önündeki en büyük engel akran baskı demiştik. Akran baskısını ortadan kaldırmak için öğretmenler kurallar belirlemeli. Kurallar hayal kuran ve hayallerini dile getiren öğrencileri korumaya yönelik olmalıdır. “Saçma, bu nerden çıktı, böyle şey mi olur, rüyada mısın sen” vb. gibi sözlere fırsat verilmemelidir. Zaman zaman öğrencilerime yaptığım bir testtir bu. “Hadi herkes bana bir ağaç çizsin.” derim. Hemen öğrencilerden sorular gelir. “Nasıl bir ağaç olsun? Ne ağacı olsun? Hangi kalemle çizelim? vb şeklinde. Sonra çizilen ağaçları incelediğimde birbirinin benzeri, ya da aynısını çizen öğrenciler çoğunlukta olmaktadır. Genelde de çam ağacını çizerler ve aynı renge boyamaya çalışırlar. Çünkü biz onlara kendi hayallerindeki ağacı çizmeleri için fırsat vermemişiz. Hep bizim belirlediğimiz kalıplarda ve sınırlarda kalmışlar. İşte biz ne zaman her çocuğa kendi hayalindeki, özgün bir ağacın resmini yaptırmayı öğretirsek o zaman hayal kuran çocuklar yetiştirmeye başlarız.
"Yetişkinler ve öğretmenler için yazdığınız Öğretmenim Etik miyiz? kitabı, eğitim camiasının pek de konforlu olmayan alanlarına parmak basıyor. Sınıf kapısı kapandığında içeride yaşanan etik ikilemler, bugün bir eğitimciyi en çok hangi noktada köşeye sıkıştırıyor?"
Eğitimciler sınıf içinde etik olmayan bir davranışı fark ettiklerinde müdahale ediyorlar ancak müdahalenin niteliği konusunda kararsız kalabiliyorlar.
Akademik çalışmalarınızda sıkça ele aldığınız kavramlardan biri de "değerler eğitimi". Günümüzde bu kavram bazen çok didaktik, parmak sallayan bir yerden ele alınabiliyor. Siz çocuk kitaplarınızda didaktizmin tuzaklarından kaçınmak için metnin içerisindeki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Metin içerisinde yer alan karakterlerin kişilik özelliklerini doğrudan belirtmiyorum. Örneğin Ahmet dürüst bir çocuk. Onun dürüst olduğunu yaşanılan bir olay üzerinden örtük bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Yani onun dürüst olduğunu yaşadıkları karşısında sergilediği tutum ve davranışlarından anlaşılmasını sağlıyorum.
Hem bir akademisyen olarak sınıfların içindesiniz hem de bir yazar olarak çocukların hayal dünyasına dokunuyorsunuz. Sizce Dr. Yıldıray Aydın'ı masanın başına oturtup yazmaya iten asıl "çocukluk sesi", hâlâ içinizde yaşayan o küçük çocuk mu, yoksa yetişkinlerin unuttuklarını hatırlatma çabanız mı?
Beni yazmaya iten asıl neden içimdeki çocukluk sesidir. İyi olanı bir çocuk sesinden anlatabilmektir. Çocuğa göre çocuk bakış açısıyla yazabilmektir. Özellikle çocukça yazmak çok istediğim bir şey. Çünkü çocuklar gerçeği bütün çıplaklığı ile söylerler. Doğaldırlar. Rol yapmazlar. İyiyse iyidir, kötüyse kötüdür. Zamana, kişiye veya duruma göre değişiklik yoktur onlarda.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?
Üzerinde çalıştığım yeni bir projem var. Hatta projenin ilk taslağını oluşturdum. Okulumdaki iki farklı öğretmen arkadaşım inceledi. Üç öğrencim okudu. Çeşitli öneriler sundular. Ancak bu önerileri vakit bulup da hayata geçiremedim. Ben daha çok unutulmuş çocukları hatırlatmayı, fark ettirmeyi seviyorum. Örneğin “Minik Dostum” kitabında annesi ve babası vefat ettiği için dedesi ile yaşamak zorunda kalan bir kız çocuğunun hayvan sevgisini kaleme aldım. Yeni projem konusunda da ip ucu vereyim, hakkında beş yıldız otellerde çalıştaylar düzenlenip ancak hayatına dokunulamayan çocukların yaşam öyküsüne yer verdim.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
İnsanlara ihtiyacı kadar olanı elde etmeyi, fazlasını ihtiyacı olanla paylaşmayı öğretirdim. Ya da şöyle diyeyim herkesin eşit miktarda teneffüs ettiği hava gibi, aynı gökyüzünün altında olduğu, aynı güneşle güne başladığı gibi zenginlik ve fakirlik olgularının olmadığı, mal ve mülkte herkesin eşit olduğu, adil ve hakkaniyetli bir yaşamın var olduğu bir dünya isterdim. Özellikle gıda fabrikalarının olmadığı, herkesin kendi ihtiyacı kadar gıdasını üretebildiği, insanların her şeye doğal olarak ulaşabildiği bir dünya isterdim. Bunun ardı arkası kesilmez. Ama en önemlisi de bir kitap yazıp, yazdığım bu kitabı okuyan her çocuğun hayatında ne iş yaparsa yapsın, yaptığı işi en güzel şekilde yapan, işinin hakkını veren, dürüst çalışkan ve güvenilir insan olmalarını sağlamaktır.
(SERKAN SELİNGİL)