‘Maskelerin ardına sığınarak yaşıyoruz’
28 Eylül 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi YayınlaBazı şehirler yalnızca yaşanır, bazılarıysa yazılmayı bekler. Arkeolojinin katmanlı bakışını kelimelerine taşıyan yazar Ayşe Övür ile İstanbul’un gizli kalmış sokaklarını, insanın iç dünyasındaki kırılmaları ve maskeler ardındaki hayatları konuştuk.
İstanbul Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji okumuş, Eskiçağ Tarihi alanında yüksek lisans yapmış ve Troia, Assos gibi kazılarda bizzat bulunmuş bir yazarsanız. Bir arkeolog toprağı kazıdıkça geçmişin izlerine ulaşır; bir yazar ise kelimelerle zihnin ve mekânın katmanlarına iner. Arkeolog kimliğiniz, kurgu yaparken karakterlerinizi ve kurguladığınız dünyayı "kazma" biçiminizi nasıl etkiliyor?
İlk romanıma başlarken aldığım eğitimin yazma tekniğime bu kadar derinden etki edeceğini tahmin etmiyordum. İnsan yazarken kendisini de keşfediyor. Bilinçaltı görünür hale geliyor. Özellikle Botter Apartmanı’nı yazarken kullandığım tabakalandırma sistemi muhtemelen arkeolojiden bana kalan yeteneklerden biri. Elbette her romana bu durum uymuyor ama gerektiği zaman işe yarıyor. Yayınlanmış dört romanımda da satır aralarında tarihi bilgilerin ve mitolojik göndermelerin yer alması eğitimimle alakalı.
Kendinizi “İstanbullu bir yazar” olarak tanımlıyorsunuz. Bu şehrin sizin için hâlâ keşfedilmemiş bir köşesi kaldı mı, yoksa artık her sokağında bir hikâye mi saklı görüyorsunuz?
Evet, ben İstanbullu bir yazarım. İstanbul’da öylesine gezerseniz sadece trafik ve kalabalık görürsünüz. İstanbul’u okuyarak, tarih bilgisi ve merakla gezerseniz karşınıza muhteşem bir hazine çıkar. Yenikapı kazıları bize 8500 yıl önce İstanbul henüz bir köy halindeyken burada yaşayan ilk İstanbulluların ayak izlerini hediye etti. Özellikle sur içi bölgesinde yürürken ayaklarınızın altında binlerce yıllık tarihsel, kültürel, antropolojik kayıtlar olduğunu hissetmek çok nadir ulaşılabilecek bir duygu. Heyecan verici bir gerçeklik. Elbette roman bir tarih kitabı olamaz. Ya da bir belgesel değildir. Burada bence romancının yapması gereken bilgiyi, estetik bir biçimde satır aralarından metne sızdırmak. Kıvamı iyi tutturmak gerek. Fazlası edebi metnin kıvamına ciddi hasar verebilir. Benim İstanbul’umda hala keşfedilecek pek çok hazine, hissedilecek pek çok farklı duygu var. Bu hazineler bazen Balat’ta bazen Beyoğlu’nda bazen Karaköy’de karşıma çıkabiliyor. Şehrin modern semtlerinden çok binlerce yıldır insan hislerinin temas ettiği eski semtlerini seviyorum.
Bir söyleşinizde “İnsanı dışarıya yansıttığı davranışlarının ötesinde iç dünyasıyla yazmayı seviyorum” demişsiniz. Karakterlerinizin görünmeyen yaralarını, bastırılmış duygularını ortaya çıkarırken kendinizi nasıl bir sorumluluk altında hissediyorsunuz?
Hepimiz görünmez kocaman maskelerin ardına sığınarak yaşıyoruz. Ben dahil çevremde kendisi gibi yaşayabilen kimse yok. Ailemizle, dostlarımızla, komşularımızla ilişkimiz, toplum içinde kendimizi ifade tarzımız hep ötekine göre şekilleniyor. Çok kızgın olduğumuz halde gülümsemek zorunda kalmamız hep ötekine göre yaşamak zorunda olmamızla alakalı. Bir de alnımıza yapıştırdığımız etiketler var. Arkasına gizlenerek yaşadığımız sıfatlarımız, diplomalarımız, mesleklerimiz gibi. Aslında kendimiz gibi olamamanın acılarını hatta bazen yaralarını içimizde yaşıyoruz. Bir yazarın sorumluluğun başladığı nokta kişiye göre değişir. Benim kendimce kurallarım var. Eğer ağır travmatik bir durumu yazacaksam bu travmalara maruz kalan okuyucuyu hep düşünüyorum. Konudan söz ediyor ama ayrıntısını yazmıyorum. Durmam, geri çekilmem ve konunun üzerine gitmem noktaları titizlikle belirlemeye çalışıyorum. Örneğim Botter Apartmanı’nda Zehra’nın hikayesini ya da Markiz’deki Kadın’da bazı karakterlerin hikayesini bu nedenle aktararak ama ayrıntısını kaleme dökmeden verdim. Sonunda iyi bir iş çıktığına okuyucularımdan gelen yorumlardan anlıyorum.
Zamanın Kapıları romanınız hem edebi kulvarda hem de ekrana uyarlanarak geniş kitlelere ulaştı. Yazarken kurguladığınız görsel dünyanın dizileşme sürecinde başka bir sanat formuna dönüşmesi bir yazar olarak sizde nasıl bir his uyandırdı? Kendi hayal dünyanız ile ekrandaki anlatı örtüştü mü?
Zamanın Kapıları’nın dizi olması bana bambaşka bir kapı araladı. Doğrusu dizi dünyası ve senaryo metinlerinin matematiği romandan çok farklı. Roman okuyucusunu tanıyorum ama dizi izleyicisinin kodları çok çeşitli. Bir de dizi 22 ülkede gösterildiği için uyarlama buna göre yapıldı. Karakterlerimin çok sevdiğim oyuncular tarafından yorumlanması heyecan verici oldu. Şunu söylemeliyim işin en başında yazdığım roman metninin diziye uyarlanırken değiştirileceğini biliyordum. Benim hayal dünyama uygun olmayan sahneler de vardı ama bu işin doğasında var sanırım.
Markiz’deki Kadın’ romanınızda Markiz Pastanesi üzerinden kozmopolit İstanbul kültürüne ve kentin kaybettiği değerlere ayna tutuyorsunuz. Markiz gibi simgeleşmiş mekânlar üzerinden bugünün insanına ve ilişkilerine baktığınızda, geçmişten günümüze neyin eksildiğini görüyorsunuz?
Bence en başta zarafet eksildi. Bu çok önemli. Biz en çok estetik düşünceyi, samimi ama mesafeli ilişki kurmayı unuttuk.
Botter Apartmanı’nı yazmaya karar verdiğinizde bina neredeyse terk edilmiş durumdaymış. Romanın yayımlanmasından sonra binanın Casa Botter olarak yeniden hayata dönmesi sizi nasıl etkiledi? Bir yazar olarak kendi kitabınızın bir mekâna dokunmasına şahit olmak nasıl bir duygu?
Casa Botter’in tekrar hayata dönmesi benim romanımla olmadı. Bina zaten çok değerliydi. Mimarlık tarihi kitaplarında adı hep geçiyordu. Bununla birlikte pek çok kişinin Botter için “romanı olan bina” dediğine şahit olmak büyük mutluluk. İzmir’den de pek çok okuyucum binayı görmek için İstanbul’a özel olarak geldiklerini söylüyor. Edebiyatçıların yaptığı şehre, binalara, yollara ruh katmak bence. Soğuk duvarlara anlam, duygu katmak. Artık pek çok kişiye göre Botter Apartmanı hikayesi olan bir bina. Bu nedenle roman 20. Baskıyı yaptı diye düşünüyorum. Bir yazar için büyük mutluluk.
Bir tarihi roman veya mekân merkezli kurgu yazarken, okuyucuyu sadece geçmişe götürmekle kalmayıp bugünün meseleleriyle de yüzleştiriyorsunuz. Sizin için "tarihi roman" yazmak, geçmişi anlatmak mıdır yoksa bugünü anlamanın bir yolu mudur?
Bir yazar ancak yaşadığı çağa tanıklık edebilir bence. 100 sene önce yaşamış bir insanın yaptıklarını okuyup anlamaya çalışabilirim ama onun asıl duygularını, motivasyonunu, acılarını, mutluluklarını bilemem. Tahmin edebilirim ama gerçeği tam olarak bilmek mümkün değil. Gelecek için de aynısı geçerli. Tahmin etmek ve bilmek çok farklı. İşte bu nedenle bir yazar olarak ben ancak çağımı bilebilirim ve anlatabilirim. Tarihsel bir metin veya 2050 yılında geçen bir metin fark etmez. O çağda yaşayan insanların duygusunu ben 2026 yılındaki koşullarla bilemem. Yazdığım her şey aslında bugünü anlatıyor.
Ayşe Övür kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?
Çok zor bir soru. İlk aklıma gelenler; meraklı, kararlı, telaşlı. Telaşlı olmam en fena tarafım.
Masanızda şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir mekân, dönem veya hikâye var mı?
Evet var. Daha çok psikolojik yönleri ağırlıklı olan bir metin. 2027 bahar aylarına umarım yetişir.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı Dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Seyahat eden biriyim. Pek çok farklı ülkede bulundum, toplantılara, seminerlere katıldım. Gözlemlerime göre tüm insanlığın en çok adalete ve şefkate ihtiyacı var.
(SERKAN SELİNGİL)