Toprağa tutunan hikâyeler
07 Eylül 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi Yayınlaİnsanların hafızası olduğu gibi coğrafyanın da bir hafızası vardır. Şehirlerin, nehirlerin ve zamanın bıraktığı izlerin peşine düşen yazar Abdulkadir Tuncay ile edebiyatı, insanı, toprağa tutunan hikâyeleri ve kitaplarını konuştuk.
Sizin kitaplarınıza baktığımızda coğrafyanın yalnızca bir “mekân” olmadığını görüyoruz. Hasankeyf, Batman, Halepçe, Malabadi, İstanbul… Sanki her coğrafya, kendi hafızası ve kendi karakteriyle romanın bir kahramanına dönüşüyor. Coğrafyayla kurduğunuz bu edebi ilişkinin başlangıcı nerede?
Benim için coğrafya hiçbir zaman yalnızca bir mekân adı olmadı. Bir şehir, bir kasaba, bir köy, bir nehir veya bir köprü; içinde insanların sevinçlerini, acılarını, ayrılıklarını, umutlarını ve kayıplarını taşıyan canlı bir hafızadır. Tıpkı insanlar gibi onların da karakteri ve yaraları var. Acı çeke çeke sulara gömülen Hasankeyf, Bad’ın sevdiği kıza mezar olan Malabadi, elma kokusuyla ölen çocukların başkenti Halepçe ve fetihlerle bir devrin kapanıp başka bir devrin açıldığı yaşlı ve kadim İstanbul... Bunların hepsi benim için yalnızca haritada olan yerler değil. Hepsinin kendi hikâyesi, kendi dili ve kendi yaraları vardır. Ben romanlarımda coğrafyayı dekor değil, hikâyelerimin yaşayan bir kahramanı olarak görüyorum. Benim edebiyatla coğrafya arasındaki ilişkim galiba tam burada başlıyor: İnsanların hafızası nasıl varsa, coğrafyanın da hafızası vardır. Ben de yazarken o hafızanın sesini duymaya çalışıyorum.
Siz hikâyelerinizi mi seçiyorsunuz, yoksa bu coğrafyanın hikâyeleri sizi mi seçiyor? Bu sorudan hareketle de kısaca Abdulkadir Tuncay’ı tanıyabilir miyiz?
Sanırım biraz ikisi de. Bazen ben bir hikâyenin peşine düşüyorum, bazen de hikâye gelip beni buluyor. Ama hangi hikâyenin peşinden gittiysem, dönüp dolaşıp geldiğim yer hep aynı yer oluyor: Yaşadığım coğrafya. Abdulkadir Tuncay’ı da belki biraz buradan tanımak gerekir. O, yaşadığı coğrafyaya âşık; yalnızca taşına, toprağına değil, insanına ve yüzyıllardır içinde biriktirdiği hikâyelere de gönül vermiş biri. Her yeni kitabıma başlamadan önce kendime şu soruyu sorarım: “Bu hikâyeye coğrafyadan mı başlayayım, yoksa hikâyenin sonunda mı coğrafyaya döneyim?” Ama ne olursa olsun, yaşadığım coğrafya bir şekilde hikâyenin içine sızıyor. Çünkü hikâyelerimi yaşadığım topraktan ayrı düşünemiyorum.
Hem adliyedeki yoğun idari göreviniz hem de edebî üretkenliğiniz göz önüne alındığında, adliye koridorlarında tanık olduğunuz hayatlar ile kurguladığınız hikâyeler arasında nasıl bir bağ var?
2006 yılında Batman Ağır Ceza Mahkemesi’nde zabıt kâtibi olarak memuriyete başladım. Çalıştığım yıllar boyunca, insanların kitaplardan ya da gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden aşina olduğu kimi sansasyonel olayların yargılamalarının bizzat içinde, mahkeme salonunda hazır bulunma; sanıkların ve mağdurların davranışlarını, ilişkilerini ve yaşananları yakından gözlemleme imkânım oldu. Bu, bir yazar için adeta kaynağın başında bulunmak gibiydi. Zira yazan insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz, kendi hayatlarından veya çevrelerindeki hayatlardan beslenirler. Adliye koridorları da bana insan hayatının çok farklı yüzlerini gösteren eşsiz bir gözlem alanı sundu. Orada karşılaştığım insanların hikâyeleri, yaşadıkları acılar, umutlar ve hayal kırıklıkları; zihnimde yeni hikâyelerin tohumlarına dönüştü. Elbette gördüğüm her şeyi olduğu gibi yazıya aktarmaktan söz etmiyorum. Ama gözlemlediğim gerçekliği, hayal gücümün süzgecinden geçirerek bir kurmacaya dönüştürürüm. Dolayısıyla adliye koridorlarında tanık olduğum hayatlarla yazdığım hikâyeler arasında doğrudan bir aktarım ilişkisinden ziyade, güçlü bir beslenme ve kaynak ilişkisi var. Ben de gözlemlediklerimi, okuduklarımı ve hayal ettiklerimi harmanlayarak kendi edebî dünyamı kuruyorum.
Hasankeyf Ağladı öykü kitabınız yayımlandığında Hasankeyf'in dönüşümü ve sular altında kalan eski yerleşim gündemin çok önemli bir parçasıydı. Bugün geriye dönüp baktığınızda, kitabı bir edebî eser olmanın yanında bir “hafıza kaydı” olarak da görüyor musunuz?
Evet. Bugün kitaba dönüp baktığımda, onun bu yönünü çok daha güçlü hissediyorum. Hasankeyf Ağladı’yı yazarken öncelikli amacım bir tarih kitabı ortaya koymak değildi. Kitabın yayımlanma tarihi Hasankeyf’in eski yerleşiminin tamamen sular altında kaldığı ve kurtarılabilen eserlerin taşındığı dönemdi. Ben de kitaba ismini verirken Hasankeyf’in yaşadığı dramı kayda geçirmek, o tarifsiz duyguya ses olmak istediğim için kitabın ismini Hasankeyf Ağladı koydum. Zira benim için Hasankeyf gerçekten ağlamıştı. Bir yer yalnızca taşlardan, duvarlardan, sokaklardan ibaret değildir. Hasankeyf tam 12.000 yıllık tarihi olan eşsiz bir tarihi yerdir. Sular altında kalan yalnızca yapılar, sokaklar ve taşlar değil; 12.000 yıl boyunca orada yaşamış olan insanların hatıraları, sevinçleri, acıları ve o dünyaya ait sayısız hatıra da kayboldu. Bu yüzden edebiyatın hafızayla kurduğu ilişkiyi bugün daha derinden hissediyorum. Çünkü bazen bir öykü, bir kitap, bir mekânın kendisinden geriye kalan en güçlü iz olabilir. Bu anlamda Hasankeyf Ağladı, benim için yalnızca bir öykü kitabı değil; artık geri dönülemeyecek bir zamanın, kaybolmuş bir mekânın ve o mekânla birlikte eksilen insan hikâyelerinin tanıklığıdır.
Yusuf ve Lalihan romanınızda bir insanlık dramı olan Halepçe Katliamı’nı romanın merkezine almak aynı zamanda gerçek bir tarihsel acıyı edebiyat aracılığıyla yeniden anlatmak anlamına geliyor. Gerçek ile kurmaca arasındaki sınırı nasıl korudunuz?
Halepçe katliamını romanımın merkezine almak, benim için yalnızca tarihsel bir olayı anlatmak değildi; masum insanların yaşadığı acıları okuyucuya anlatmaktı. Çünkü Halepçe’de yaşanan katliam yalnızca bir tarihsel vaka değildir. Orada gerçek insanların yıkılan hayatları, kayıpları, yarım kalmış hikâyeleri ve yıllar geçmiş olsa da dinmeyen acılar vardır. Böyle büyük bir acıyı anlatmak edebiyat açısından da büyük bir sorumluluk taşır. Bu nedenle Yusuf ve Lalihan’ı yazarken gerçek ile kurmaca arasındaki sınırı korumaya özellikle özen gösterdim. Bir taraftan tarihsel gerçekliğe mümkün olduğunca sadık kalırken, diğer taraftan romanın karakterlerini, onların iç dünyalarını, korkularını, umutlarını ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri edebiyatın imkânları içinde inşa ettim. Yusuf ve Lalihan’da benim için asıl mesele Halepçe’nin yalnızca ne olduğunu anlatmak değildi. Bir katliamın tarih kitaplarında birkaç satıra sığan yüzünün, sıradan insanların hayatında nasıl sonsuz bir acıya dönüştüğünü göstermekti.
Tutunacak Dalım Mı Var? Kitabınızdan yola çıkarak sorayım, kitabın adındaki soru aslında hepimizin sorusu: İnsan en çok neye tutunmaya ihtiyaç duyuyor?
Her insanın tutunacak bir dala ihtiyacı var; fakat o dal herkes için aynı değil. Kimi insan ailesine tutunur, kimi sevdiğine, kimi de inancına… Ben insanın en çok umuda tutunmaya ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Umut, her şeyin yoluna gireceğine dair iyi niyetli bir inançtan çok daha derin bir şey. Bazen hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşündüğümüz bir anda bile, içimizde “belki” diyebilen o kısık ses. Ya da yarının bugünden farklı olabileceğine dair küçük bir ihtimal. Kitabın adındaki soru benim için yalnızca bir çaresizlik sorusu değil. “Tutunacak dalım var mı?” derken, aslında biraz daha derinden, “Beni hayata bağlayan ne kaldı?” diye soruyor. Çünkü her şey elimizden çekilip alındığında bile kendi içimizde kırılmış bir yerden yeniden filizlenen umuda tutunuruz. Sanırım insanı insan yapan da biraz budur. Düşmekten hiç korkmamak değil; düştüğünde, karanlığın içinde bile tutunacak bir dal aramaktan vazgeçmemek.
Cabir ile birlikte Tutunacak Dalım Mı Var?'daki hikâyeyi devam ettirme ihtiyacı neden doğdu? İlk romanda tamamlanmamış olduğunu düşündüğünüz hangi mesele vardı?
Tutunacak Dalım Mı Var? romanında, kitabın esas kahramanları Ömer ve Hazal birbirlerini çok sevmelerine rağmen kavuşamamışlardı. Onların hikâyesi bir noktada benim için sona ermişti ama kitap yayımlandıktan sonra pek çok okur Ömer ile Hazal’ın hikâyesinin yarım kaldığını, hatta romanın sonunun yeni bir hikâyenin kapısını aralık bıraktığını söyledi. Sonra kendi kendime, “Neden olmasın?” dedim. Ve Cabir’in hikâyesi böyle doğdu. Edebiyatın güzel tarafı şu ki, yazar bir hikâyeyi tamamladığını düşündüğü anda okur ona yeni bir kapı açabiliyor. Kitaptaki karakterlerin hikâyeleri yazar için bitmiş olsa bile okurun dünyasında yaşamaya devam edebiliyor.
Bölgesel hikâyeler anlatan yazarlar bazen “yerel yazar” şeklinde sınıflandırılıyor. Siz “yerel” kavramını bir sınır olarak mı, yoksa evrenselliğe açılan bir kapı olarak mı görüyorsunuz?
Ben “yerel” kavramını bir sınır olarak görmüyorum. Aksine, insanın kendi toprağından yola çıkarak dünyaya açılabileceğine inanıyorum. Çünkü bana göre edebiyatın evrenselliği, kendi coğrafyanızdan uzaklaşmakla değil, ona ne kadar gerçekçi bakabildiğinizle başlıyor. Kendi coğrafyanızı ve insanınızı ne kadar içten anlatırsanız, o kadar evrensel bir bakış açısına sahip olursunuz. Yaşar Kemal’in, “Neden hep Çukurova’yı yazıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap da benim için çok kıymetlidir: “Sadece ben yazmıyorum ki; Tolstoy, Dostoyevski de Çukurova’yı yazıyor. Çukurova’sını yazmayan hiçbir yazar büyük romancı olamaz. Stendhal da kendi Çukurova’sını yazmıştır.” der. Burada aslında yalnızca bir coğrafyadan söz etmiyor. Her yazarın, dönüp dolaşıp kendi toprağını, kendi insanını, kendi hafızasını yazdığını söylüyor. Ben de kendi “Çukurova”mı yazıyorum. Benim hikâyelerim de bu yüzden bu coğrafyadan besleniyor. Zira bu söz, yerelliğin nasıl evrenselliğe dönüşebileceğini tek başına anlatıyor.
İlk kitabınız Hasankeyf Ağladı’dan son romanınız Cabir'e geldiğinizde yazarlığınızda nelerin değiştiğini düşünüyorsunuz? Bugünkü Abdulkadir Tuncay, Hasankeyf Ağladı'yı yazan Abdulkadir Tuncay'dan hangi yönleriyle farklı?
Hasankeyf Ağladı’yı yazdığım dönemde daha çok gördüğüm, duyduğum ve içimde biriken hikâyeleri anlatma heyecanıyla hareket ediyordum. O zamanlar yazmak, benim için biraz da içimde birikenleri dışarı çıkarma, yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı edebiyat aracılığıyla anlatma biçimiydi. Cabir’e kadar geldiğimiz zaman içinde şunu öğrendim: Yazarlık yalnızca anlatmak değildir. Asıl mesele, anlattığınız şeyin okuyucuda nasıl bir karşılık bulduğudur. Bir hikâyenin, bir karakterin ya da tek bir cümlenin okuyucunun zihninde ve kalbinde nasıl bir iz bıraktığıdır. Bu yüzden artık yazarken çok daha fazla empati yapıyorum. Bugün ise kitaplarımdaki karakterlerin okuyucu üzerinde bırakacağı etkiyi çok önemsiyorum. Özellikle de hikâyelerimin merkezindeki kahramanların dürüst, adil, merhametli, inançlı; fikri ve vicdani hür, hayatı sorgulayan ve bilinçli insanlar olmasına dikkat ediyorum. Çünkü bir karakterin yalnızca hikâyeyi taşımadığına, aynı zamanda okuyucunun kişiliğine, düşünce dünyasına ve hayata bakışına da dokunduğuna inanıyorum. Bu nedenle yazarken kurduğum her cümlenin, özellikle kişiliğini ve dünyaya bakışını henüz inşa etme çağında olan genç bir okuyucuya ne söyleyeceğini düşünüyorum. O cümlenin onun zihninde nasıl bir karşılık bulacağını, kalbinde nasıl bir iz bırakacağını hesaba katıyorum. Ben kitaplarımı yazarken hep şunu aklımda tutuyorum: Kitaplarımın ilk okuyucuları 18 yaşındaki kızım ve 15 yaşındaki oğlum. Onların karşısına çıkmasını istemediğim bir sözü, bir düşünceyi ya da bir mesajı başka bir çocuğun karşısına da çıkarmak istemiyorum. Kendi çocuklarımın zihninde ve kalbinde görmek istemediğim hiçbir şeyi başka çocukların dünyasına bırakmayı kendim için doğru bulmuyorum. Belki de bu yüzden artık kendime yalnızca, “Ne anlatıyorum?” diye sormuyorum. Bunun yanında, “Anlattığım bu şey okuyucunun zihin dünyasında ne bırakacak?” diye de soruyorum.
Çünkü bana göre yazarın sorumluluğu, hikâyeyi anlatıp bitirmekle sona ermiyor. Bazen bir cümle, bir karakter ya da bir hikâye, okuyucunun hayatında yıllarca kalabiliyor. Onda bıraktığım izin; insanı iyiliğe, merhamete, düşünmeye ve hakikati aramaya çağıran bir iz olmasını istiyorum. Yazdığım dört kitapta da sade, doğal ve akıcı bir dil kullanmaya özellikle dikkat ettim. Okuyucunun zihnini ve gönlünü yormadan, anlatmak istediğim hikâyeyi mümkün olduğunca sade bir dille aktarmaya gayret ettim. Çünkü bence okuyucuyu kelimelerin ağırlığıyla değil, anlatılan hikâyenin duygusuyla buluşturmalı. Bir cümlenin ne kadar süslü olduğundan çok, okuyucunun kalbine ve zihnine ne bıraktığını önemsiyorum. Bu yüzden yazarken gösterişten uzak, doğal ve anlaşılır bir dili tercih ediyorum. İstiyorum ki okuyucu kitabı okurken bir an olsun hikâyenin içinden çıkmasın. Ama bütün bu değişimin içinde değişmeyen bir tarafım var: O da yaşadığım coğrafyaya duyduğum sevgi ve bağlılık. Bütün hikâyelerimde çok sevdiğim şehrim Batman var. Çünkü insan ne kadar değişirse değişsin, köklerinden kopamıyor. Benim köklerim bu topraklarda, bu şehrin insanlarında ve hafızasında. İnşallah bundan sonra yazacağım her kitapta Batman’ın sesi, insanı ve hikâyesi bir şekilde yer almaya devam edecek.
Sıradaki projeniz nedir? Yeni bir roman, öykü kitabı veya farklı bir tür düşünüyor musunuz?
Şu an elime kalem aldığım, klavyenin tuşuna bastığım yine bir projem yok ancak zihnimde gezinen, zaman zaman aklıma gelen yeni hikâyeler var. Fakat sırf yeni bir kitap çıkarmış olmak için yazmak istemiyorum. Bu nedenle her kitap arasında olduğu gibi aklımdaki hikâyelerin hayat bulmasını, karakterlerin olgunlaşmasını bekliyorum. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, yine yaşadığım coğrafyayı merkeze alan bir hikâye anlatmak istiyorum.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Her yaşın kendine göre bir güzelliği vardır. Ama elimde sihirli bir değnek olsaydı, çocukluk yıllarıma dönmek isterdim. Zenginliğin de fakirliğin de pek ayırt edici olmadığı, kötülüğün ne demek olduğunu henüz bilmediğim, sevdiklerime daha çok kıymet verdiğim, dünyaya ve dünyevi şeylere bugünkü kadar anlam yüklemediğim o samimi yıllara… Bir parça ekmeğe biraz salça sürüp dünyanın en güzel yemeğini yediğime inandığım, küçücük şeylerden kocaman mutluluklar çıkardığım, hayatın henüz kalbime bu kadar ağır gelmediği o gamsız yıllarıma dönmek ve orada kalmak isterdim.
(SERKAN SELİNGİL)