12 Ekim 2026, Pazartesi

Yapay nostaljiye edebi bir itiraz

12 Ekim 2026, Pazartesi Paylaş Gönderiyi Yayınla
Yapay nostaljiye edebi bir itiraz

90’ların mahalleleri, unutulmuş isimleri ve gündelik hayatın küçük ama unutulmaz hikâyeleri… Nihan Özebeoğlu, Bir Misket Limon Bir de Kâmile adlı kitabında bir dönemin toplumsal hafızasını mizahın diliyle yeniden kuruyor. Geçmişi nostaljik bir dekor olmaktan çıkaran yazar, sıradan insanların hikâyeleri üzerinden değişen insan ilişkilerini ve yitirilen samimiyeti sorguluyor.

Bugün 90’lar popüler kültürde çoğunlukla neon renkler, nostaljik şarkı listeleri veya Instagram filtreleri üzerinden nostaljik birer "estetik" olarak tüketiliyor. Siz ise kitabınız Bir Misket Limon Bir de Kâmile ile bu dönemi bir dekor olmaktan çıkarıp, o günün insanının ruh halini, kaygılarını ve mahalle ilişkilerini diri birer özne olarak ele alıyorsunuz. Sizin için bu kitap bir nostalji çalışması mı, yoksa unutulmaya yüz tutmuş bir hayat biçimine edebî bir itiraz mı?  

Serkan bey öncelikle merhabalar ve de hoş buldum. Kitap çıktığından beri pek çok söyleşi yaptık. Sorular güzel olunca yazarın da anlatma şevki bir kez daha pekişmiş oluyor. O nedenle hem kendim adına hem de çağdaşım olan edebiyatçılar adına teşekkür ederek başlayayım. Güzelle muhatap olunca ister istemez güzel gidiyor çünkü. Ben günlük hayat akışımda da edebi daire içinde yaptığım işlerde de bilhassa ve öncelikle samimiyete önem veriyorum. Buradan yola çıkacak olursak da Bir Misket Limon Bir de Kâmile sırf kâr amacıyla kaleme alınmış, tek amacı dikkat çekmek olan ucuz ya da bayağı bir çalışma değil, yapay bir nostalji anlatısı değil. Ben bizzat, doksanlarda çocuk olmuş olan ben yani, kendi geçmişimi, kendi kabristanımdaki kendi ölülerimi ayağa dikip günümüz okuru için bir kez daha ne olup ne bittiyse aşkla anlatmalarını istedim. Onlar da geri çevirmediler sağ olsun. Hem bol bol güldürdüler de. İtiraz ederken güldürmek mühim bence. İlaveten, sık sık rast geldiğim doksanlar partilerini ya da sosyal medya içeriklerini fazla kötü buluyorum. Nostaljik anlatıyla yola çıkmadan önce sağlam bir geçmiş çalışması yapmak lazım. Aynı şey dönem temalı diziler ve eğlenceler için de geçerli bence. 

Kitaptaki insanlar büyük tarihsel olayların merkezinde değiller; evleniyor, komşuya gidiyor, birbirlerinin arkasından konuşuyor, kıskanıyor, seviyor, küsüp barışıyorlar. Buna rağmen onların hayatlarında bir dönemin toplumsal yapısını görmek mümkün. Sizce tarihin resmi kayıtlarında görünmeyen insanların hayatlarını edebiyat aracılığıyla kayda geçirmek nasıl bir anlam taşıyor?  

Truvalı Helenler, imparatorlar ve imparatoriçeler yüzyıllardır anlatılagelmekte zaten. Hepsini okuduk, izledik ya da okuyoruz ve izliyoruz. Ben bu açıdan baktığımda kendimi gizli kahramanlarımın ya da sıradan insanlarımın sözcüsü olarak görüyorum. Aynı şey yarışmalar ve sınavlar için de geçerli bence. Birinciyi ya da ilk üçü ne olursa olsun haddinden fazla parlattığımızı düşünüyorum ben. Birilerinin de çıkıp ikincileri, mansiyona layık görülen dördüncüleri ya da sırf maceraya dahil oldu diye kalbi pır pır çarpanları anlatması lazım. Ayrıca, dediğiniz gibi komşuya giden, seven, küsen insanda da yaşadığı dönemin buram buram izleri var. Bu izlerin peşinde olmayı seviyorum ben galiba, bir tür ‘iz avcısı’ gibi. Aslında tam adıyla vakanüvis gibi.  

Kitaba adını veren “Bir Misket Limon Bir de Kâmile” öyküsünde mahalle, aile ve kadınlar arasındaki ilişki çok canlı bir atmosfer yaratıyor. Kâmile, Seyyare, Ferdane ve diğer karakterler yalnızca hikâyeyi ilerleten kişiler gibi değil, mahallenin hafızasını taşıyan insanlar gibi duruyor. Bu karakterleri oluştururken gerçek hayattan insanları ne kadar kullandınız; onları yazıya geçirirken ne kadar dönüştürdünüz?  

Ben isimlerin hikayesini kovalamayı, bu bağlamda da nostaljik kadın isimlerini çok severim. Kâmile, Seyyare, Ferdane yan yana geldiğinde ve sesli okunduğunda gayet neşeli ve ritmik duruyor. Hikâye yazarken neşeli metinler de yazsanız hüzünlü içerikler de kaleme alsanız ritim aynı müzikteki gibi çok önemli. Okurun sevdim dediği metin ritmine eşlik etmekten haz duyduğu metin oluyor gibi düşünebiliriz. İyi bir gitar dinletisi eşittir nitelikli bir öykü gibi yani. Öte yandan “Bir Misket Limon Bir de Kâmile” metni ithaf ettiğim kıymetli arkadaşım Rümeysa Demir’le yaptığımız bol kahkahalı bir muhabbetin ardından yazdığım hem kaleme alırken hem okurken çok eğlendiğim bir metin. Biz hikayeciler sanırım gerçek yaşamdan birebir kopya karakterler üzerinden gitmiyoruz. Bizim modifiye insanlarımız var. Modifiyelerimizin gerçek yaşamdan gözümüze çarpan kısımlarını alıp gerisini gönlümüzce bir de kalemimizce yoğurup yeni şeklini veriyoruz. En zevkli kısmı da burası zaten. Hayal gücü olmasa, kurgu olmasa nasıl katlanırdık ki dünyaya? 

“Vefasız Fındık Fikri Apartmanı öykünüzde 90’ların paylaşma kültürünü bugünün sosyal medya paylaşımıyla karşılaştırıyorsunuz. Sizce o dönemde paylaşmak daha görünür olmak değil, daha sahici bir bağ kurmak mıydı?  

 Evet, evet, evet. Kendimin de ister istemez dahil olduğu, yapay zekâ, sosyal medya, sanal ağ, reels ve bol bol suni renkten olma hatta olmakla kalmayıp popüler ve bir çırpıda tercih edilen bu çağ, bana yağlı cips paketlerinin parlak iç yüzeyini andırıyor. Doğada yüzlerce yıl geri dönüşmeyen, sağlığa zerre kadar yararı olmayan, janjanlı ve kalitesiz bir iç yüzeyden bahsediyorum. Niteliklilik ararken de ister istemez yakın ya da uzak geçmişe dönmek durumunda kalıyorum. Ama bu demek olmuyor ki geçmişe ait her şey harika ve günümüz katran karası. Kör bir geçmiş zaman seviciliğinden bahsetmiyorum. Ben geçmişin allı pullu kısımlarını alıp çağdaş zamanın yaralarına katık etmeyi seviyorum. Ama bağlardan, bağ kurmaktan bahsediyorsak da tabii ki eski dönemlerdekiler çok daha sahici. Bağlanmayla ilgili çok yara aldık hem toplum hem de insanlık olarak. 

Kitabın en belirgin özelliklerinden biri de karakterleriyle alay etmeden onların komik taraflarını gösterebilmeniz. Bu çok ince bir çizgi. Bir karakteri “komik” kılmakla onu “küçümsemek” arasındaki sınırı yazarken nasıl koruyorsunuz 

Bunun için özel bir formülüm yok Serkan Bey. Yaşarken takındığım tavrı yazarken de sürdürmeye çalışıyorum. Teşekkür ediyorum bu arada. Beni inciten şeyleri yapmamaya çabalıyorum sanırım. Bahsettiğiniz ince çizgide kalemimle raks etmekten de büyük haz alıyorum açıkçası yazar olarak. Benim en kötülerim bile kısım kısım iyi. Aynı hayattaki gibi işte. Bunu da seviyorum. Kıymetli bence. Unutmadan ben en çok kendimle dalga geçerim. Bunun da etkisi var sanki. Beni acıtmayan okurumu da acıtmıyor diyebiliriz. Bu benim yazar olarak doğru orantım. 

Yine kitapta dikkat çeken bir detay daha var. Öykülerde geçen  nesnelerin (o dönemin sakızları, deterjanları, limon kolonyaları, Tetris, sanal bebek gibi oyuncakları) adeta birer sessiz karakter gibi rol aldığını görüyoruz. Eşyaların hafızası olduğuna inanır mısınız? Sizce bugünün dijital çağındaki nesneler, yarının yazarlarına 90'lardaki kadar zengin bir malzeme sunabilecek mi?  

Tabii ki eşyaların hafızası var, hatta eşyalar canlı ki ben antika pazarı, ikinci el eşya dükkânı gibi yerleri dolaşmayı çok severim. Satışa sunulan sahibi belirsiz siyah beyaz fotoğraflar, hafif eprimiş hırkalar özellikle pabuçlar, oyuncaklar ve sahaf önü kitaplar muazzam derecede kıymetli bence. Hem canlı olmadıklarını nereden biliyoruz ki? Bizimle aynı dili konuşmuyorlar diye, biz ne dediklerini duyamıyoruz diye canı yoktur diyemeyiz ki bir kol saatine ya da bulaşık süngerine. Bugünün dijital çağının nesnelerine gelecek olursak da ümit var olmak istiyorum çünkü ben bugüne dair elimde olanla hala güldürü yazabiliyorum. Zenginlik kısmı da oldukça şüpheli. Gelecek zamanın okurunu kafamda tasavvur edemiyorum açıkçası. Yapay zekanın yoldaşlığında kitaplar, yayınevleri, editörler nerede ne konumda olur? Bilemiyorum. 

Bugün teknoloji sayesinde her şey kayıt altında. Buna karşılık siz, kayıt cihazlarının olmadığı bir dönemin gündelik hayatını yazdınız. Sizce hafızanın eksikliği mi, yoksa fazlalığı mı edebiyat için daha verimli?  

Yine çok güzel soru. İki adet cephe mevcut sanırım. Unutan okur, unuttuğu hatırlatan yazarın yazdıklarıyla yeniden anımsayıp mutlu oluyor. Ya da yaşamadığı dönemle göz göze gelen okur, kendi içinde sıfır kilometre bir geçmiş zaman evreni inşa ediyor. Bu okurun cephesi. Yazar kısmına baktığımızdaysa görünen şu, iyi hafıza iyi yazdırır. Gerçi bazen de unutmak için yazıyoruz. Edebiyat çok bilinmeyenli bir denklem Serkan Bey. Uçsuz bucaksız, aralıksız sadakat temenni eden ve bol tutku muhteva eden. 

Nihan Özebeoğlu kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir? Hangi kelime ya da kelimeleri kullanmaktan kaçınır?  

Zor soru. Pürtelaş, pürneşe ve envai çeşit kelime. Diğeri daha kolay soluk, solgun, bitik, yitik. Bunlar zerre kadar haz etmediklerim. İnsan her türlü düşüşünden er de olsa geç de olsa ayağa kalkıyor Serkan Bey. Ben hayat boyu seferde olduğumuzu düşünüyorum. Hep kılıç sallıyoruz, hep at üstündeyiz. Rengi rengime denk insanlarla karşılaşmayı önemserim hep.  

Şu an üzerinde çalıştığınız ya da hayal ettiğiniz yeni bir proje var mı?  

İkinci kitap dosyamı geçen hafta teslim ettim. Aileye ikinci bir çocuk gelecek diye düşünebiliriz. En az ilki kadar heyecanlandıran bir ikinci çocuk.  

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?  

Kanatlarım olsun çok isterdim. Kuşları müthiş ölçüde şanslı buluyorum. Böyle düşününce de fantastik metinler yazmak istiyorum hemen. Zaman çizelgesini bir parça da olsun esnetmek güzel olurdu sanırım. Sonra deniz altı çok mistik, aynı şekilde gökyüzü de. Her iki alemle de çok daha içli dışlı olmayı isterdim.

(SERKAN SELİNGİL)