6 Ocak 2026, Salı

Kelimeler susunca hikaye konuşur

5 Ocak 2026, Pazartesi 06:57

     


Nazan Çinko’nun öykülerinde ses kısılır, duygu derinleşir.  Yazar, Şarkılarını Söylemeyi Unutan Kadınlar ve Kaplumbağalar Uçar mı? kitaplarıyla suskunlukların, kırılgan hayatların ve içte büyüyen soruların izini sürer. Nazan Çinko ile söylenmeyenlerin edebiyata nasıl dönüştüğünü konuştum. İyi okumalar.

Öykülerinizde sessizlik neredeyse bir karakter gibi. Sessizlik sizin için neyin dili? Bu sorudan hareketle de sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Öykülerim için sade, yalın gibi kavramlar kullanılmıştı ama sessizlik diye bir tanımlama yapılmamıştı. Bu yüzden sorunuz beni de düşündürdü. Bir süre sessiz kaldım ve anlamaya çalıştım.

Sanırım, bu fazlalıklardan arınmak, sadeliğe kavuşmak isteği. Yazıda fazladan bir söz, bir kelime olmasın. Çok fazla konuşmasın yazı, bağırıp çağırmasın. Kelimeler arasındaki boşlukta dinleyici- okura fırsat kalsın, zihni berraklaşsın ve hikâye ile hemhal olsun. Belki de budur sessizliğin sebebi.

Ben de kendi halinde biriyim. Meydanlarda bağırıp çağırmak isterim ama nedense yapamam. Orhan Koçak’ın çok beğenerek kendime alıntıladığım bir cümlesi var. “Sessizliği seviyorum diyen kişi de çoktan sessizliği bozmuştur.”  Sanırım ben de sesimi yazarak duyurmak isteyenlerdenim. Bu yüzden olsa gerek kendimi bildim bileli yazıyorum ben. Kalemlerim, kitaplarım, defterlerim benim vazgeçilmezlerim. 

Şarkılarını söylemeyi unutan kadınlar adlı kitabınızın merkezindeki “unutma” ve “şarkı” imgeleri hakkında ne söylemek istersiniz? Bu metaforlar kişisel mi yoksa toplumsal mı?

Unutmak, çok sorguladığım bir kavram. Bireysel mutluluğum için yaşananları unutmak gerekiyor, diye düşünürken toplumsal açıdan baktığımda ise asla unutmamalıyız, diyerek hep çelişkiler yumağı içinde debelenirim. Yüzyıllardır dünyamız üzerinde yaşanan acı ve dehşeti unutmak, ders almadan aynı olayları yine yeniden yaşamak gelecek nesillere haksızlık gibi geliyor.

Bazen de kendimize acıyorum insan olarak. O acıları tekrar tekrar yaşayarak ayakta kalmak mümkün olur mu, diye düşünüyorum. Belki de unutmak ve yeniden başlayabilmek en iyisidir, diyorum.

Şarkılarını Söylemeyi Unutan Kadınlar konusuna gelirsek.  Kadının sesinin bile ayıp ve günah kabul edildiği ve söz sahibi olması gereken mecralara dahi kota getirildiği günümüzde şarkı söyleyebilmek, hey, biz buradayız, demek gibi geliyor bana.

Bütün metaforlar birey için desem. Çünkü hayat birey ile başlıyor. O varsa toplum var oluyor. O yüzden hedef bireylerin unutmaması, bireylerin şarkı söylemesi, bireylerin adil olması, bireylerin dürüst ve vicdanlı olması. Sonrası gelir arkadan.

İkinci kitabınız Kaplumbağalar Uçar mı da köprü metaforu baskın. Bütün öykülerin bir köprüde başlaması fikri nereden doğdu? Geçmişle gelecek arasındaki bu köprüyü nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir yerde okumuştum. Taş ustaları iki şeyi çok iyi yaparlarmış. Duvar örmek ve köprü yapmak. Köprüler yaparlarmış ki, insanlar üzerinden geçsin, özlediklerine kavuşsun, menzillerine ulaşsınlar diye. Hep pozitif anlam taşır köprü metaforu. Aslında ayrılığa da vurgu yapar içten içe. 

Evet, Hz. İsa, dünya bir köprüdür, demiş ama insanın dünyası sadece bir köprüden ibaret değil. Birçok köprüden geçiyoruz bu dünyada yol alırken. Bir kentten karşıdaki kente, bir duygudan ötekine, bir sevgiliden bir diğerine, acıdan neşeye, nefretten sevgiye, geçmişten geleceğe…  O köprüden geçen insanların her birinin ayrıldığı ya da kavuştuğu şey farklı. Hepsi ayrı bir hikâye barındırıyor. Bizim çiçeği burnunda yazarımız da bunun farkında olmalı ki hikâyelerini işte bu köprüde arıyor. Bizim köprümüzün hikâyede yer almasının sebebi bu.

“Şarkısını hatırlayan” bir kadın yazacak mısınız?

Tabii ki. Amaç hep şarkılarımızı hatırlamak olmalı ve hikâyelerde bunu hatırlatmalı. Aslında bu kitapta yer alan kadınların hepsi sonunda şarkılarını hatırlıyor. Kimi yüksek sesle söylemeye başlıyor kimileri ise içten içe mırıldanıyor. Ama bir şekilde hatırlıyorlar.

Yazma süreciniz nasıl işler? Önce karakter mi yoksa olay/tema mı gelir?

Çok plansız ve programsız gelişiyor yazma sürecim.  Karalama defterlerimde veya bilgisayarımda onlarca öykü taslağı var. Çekmecelerim izlediğim filmlerden, okuduğum kitaplardan,  yaptığım seyahatlerden, gördüğüm bir rüyadan, eski bir anıdan, yaşadığım olaylardan aldığım küçük küçük not kâğıtları ile dolu.  Bazen bir karakter bazen tema bezen mekân tetikleyebiliyor beni. Bir an geliyor bir tanesi ile bağ kuruluyor aramda; oturup yazmaya başlıyorum ve ben kelimelerin kendiliğinden akıp gittiği bu süreci çok seviyorum. İlmek ilmek dokuyorum, süslüyorum, abartıyorum. Sonrada uzun bir süre demlenmeye bırakıyorum ve uzaklaşıyorum yazdıklarımdan. Tekrar ele aldığımda ise hiç korkmadan ve gayet kıyarak siliyorum fazlalıkları.  Bu süreç adeta sade bir tören gibi gerçekleşiyor. Bunu başka türlü açıklamak mümkün değil sanırım.

Okurlarınıza kendinizi üç cümlede nasıl tanımlarsınız?

Okumadan yaşayamam diyebilecek kadar iyi ve tutkulu bir okurum. Niçin yazdığını bilmeyen bir yazarım. İnsanın doğaya ve kendi nesline verdiği zararı hayretle ve hüzünle seyreden ama yine de şarkılarını unutmamaya çalışan bir kadınım.  

Öykülerinizin okuyucuda irkilme yaratmasını istiyorsunuz. Sizce edebiyatın toplumsal değişime katkısı nedir?

Tomris uyar şöyle demiş ya, “ sustuklarımızı haykıracağımız beyaz sayfalarımız olmasa, o kötü ve koskoca dünyaya nasıl katlanır ufak tefek bedenlerimiz.”

Gerçekten de yazar yaşadığı hayata katlanabilmek için bir türlü kabullenemediklerini ve dert edindiklerini kaleme alıyor. Amacı hem anlamak hem de anlatmak. Satırlarında veya satır aralarındaki boşluklarda bunları paylaşıyor. Okurun dünyanın kendi etrafında dönmediğini fark etmesini istiyor. Üst katındaki işkence gören kadının, yan dairesindeki aç komşusunun, üzerine bomba yağan çocukları görüp irkilsin istiyor.

Edebiyat hiç haberdar olmadığımız başka hayatların, başka olayların, başka gerçekliklerin yaşandığını gösteriyor bize. Okuru sıkıştığı en kuytu köşeden alıp en ışıltılı yerlere yolculuk yaptırıyor ve dünyayı tekrar keşfetmesini sağlıyor. Ben edebiyatın bulunduğu çağa tanıklık etmesini çok önemsiyorum. Dönemi en iyi anlamlandıran tarih kitapları değil edebiyat akımlarıdır. Sosyolojik, psikolojik ve tarihsel boyutta ortaya çıkan eserler birer kanıttır insanlığa. “Edebiyat tecrübelerin tercümesidir,” diye yazmış Gökhan Yavuz Demir. Okuduğumuz eserlerle kendimizi ve ötekini anlar ve bu anlama kabiliyetimizle –bir umut belki de- dünyanın daha yaşanılır hale gelmesini sağlayabiliriz. Kim bilir?

Gelecek projeleriniz neler? Yeni bir roman, öykü derlemesi veya başka bir tür planlıyor musunuz?

Üçüncü kitap dosyamın öyküleri hazır gibi. İlk öykü kitabımın yayınlanmasından sonra da böyle demiş ama ikinci kitabı ancak iki yıl sonra yayınlayabilmiştim. Biraz ağır çalışıyorum sanırım ama her zaman kafamın içi proje doludur, bu iyi bir şey mi bilmiyorum. Her Pazar günü sosyal medyada yayınladığım “Pazar Yazıları” başlığı altında yazdığım denemelerimi derlemek istiyorum.  Öykünün kısa ve çarpıcı türünü çok seviyorum ve çok alıştım. Bu yüzden roman yazma hayalim olmasına rağmen öyküden sonra nasıl ilerler diye düşünüyorum.

(SERKAN SELİNGİL) 

 







 
Son Eklenen Haberler