131019098
29 Şubat 2024, Perşembe

İhsan Yalçınkaya: Çeşmeler

10 Temmuz 2023, Pazartesi 06:01

     


“Doğan Büyük Türkçe Sözlük” te çeşmeler; “İçme veya kullanma suyu akıtılmak maksadıyla yapılan hazneli, borulu musluklu yer. İlahi feyz kaynağı. Hakk’ı bulan kâmil kimsenin kalbi. Kaynak, su kaynağı, pınar ve göz.” olarak tarif edilmiştir.

Özgün yapısı ve süslemeleriyle ülkemizde su mimarisinin seçkin örnekleri arasında yer alan çeşmeler, bir arada olma niyetiyle yapılır. Bu değerli nimet, gelenek ve törelerde hususi bir yere sahiptir. Anadolu irfanının merhamet duygusu çeşmeyle vücut bulur. Çeşme inşa etme düşüncesi yürekteki yükü azaltır. Çeşme yapanların öldükten sonra sevap hanelerinin açık olma itikadı, daha çok çeşmenin yapılmasına sebeptir.

Çeşmelerden akan suyun musikisiyle tarihin eşyaya sinmiş gizli manası, billur bir avize hüviyetindedir. Müstakil olarak inşa edilen çeşmeler zamanla anıt derecesine ulaşmıştır. Çeşmeler, yol boylarında, ıssız bir vadide, bir tepe eteğinde, bir dağ döşünde dahası unutulan her yerde köklü medeniyetimizin hüzünlü temsilcisi olarak bizleri karşılar.

Karşıdan bakıldığında çeşmenin merkezinde ayna taşı görülür. Çeşmenin taşı dayanıklıdır. Taşın üzerindeki deliğe lüle takılır. Kimi çeşmelerin duvarı örülürken bir kat yontma taş, bir kat tapan ağacı konulur. Tapan ağacı ardıçtandır. Ardıç sağlam olur.

Çeşmenin alnında çeşmenin yapım tarihi ve çeşmeyi yaptıran kişi hakkında malumat bulunur. Musluğu geride bırakan kemer ve çeşmenin üzerini kaplayan nakışlı yapı, izleyenlere estetik bir görünüm sunar. Çeşmenin saçağı, insanları sıcaktan da soğuktan da korur.

Çeşmeler; yolcular oluktan, hayvanlar yalaktan su içsin diye özgürce suyunu akıtır. Çeşmenin yanında kovaları koymak ve oturmak için yapılmış dinlenme sekisi vardır. Oyuktaki zincire bağlı maşrapayı alıp çeşmenin bağrından su içmek latif bir soluklanma şeklidir. Çeşme başında kâse yoksa ağzını çeşmenin oluğuna dayayıp kanarak su içmek ayrı bir bahtiyarlıktır. Çeşmeden içilen suyun hatırı yüce, çeşmenin suyu ise insan nazarında ebedîdir.

Çeşme başında başlayan aşkların ölümsüz olduğuna, sevenin sevene çeşme başında yazıldığına inanılır. Çeşmenin duvar taşında silinmeye yüz tutmuş yarı okunur şiirler, çiçek figürleri, hayvan şekilleri bulunur. Yavuklular, çingitaş ise çizerek; ağaç ve kefek ise içini oyarak çeşmenin duvar taşına isimlerinin baş harflerini yazarlar. Bu yazıların kim tarafından ne zaman yazıldığını bilen olmaz ancak meraklılar harflerden isimlerin kimlere ait olduğunu anlamaya çalışırlar.

Gençler birbirleriyle haberleşmek için çeşmenin duvarındaki küçük bir taka içerisine mektup, çiçek, mendil koyarlar. Kırlarda açan bir gelinciğe, bahçede özenle yetiştirilmiş bir goncaya âşık olunduğu gibi “Benim yüreğim bir çeşme olmuş, akar durur…” hayaliyle çeşme başında bir güzele âşık olunur. Sevdalılar çeşme başında birbirine uğrun uğrun bakar. “Çeşme önünde testi / Bir kız yolumu kesti / İkimizin başında / Kavak yelleri esti…” diyerek çeşme ile sevgilerini büyütürler. Çeşme aşkını, ırmaklardan, denizlerden daha büyük olarak tarif ederler. Çeşme aktığı sürece kalpteki sevginin sönmeyeceğine dair yeminler edilir.

Çeşmenin şırıldayan suyuna karışan gözyaşlarıyla sevgiliye serenat yapılır. Gide gele çeşmenin başı yol edilir. “Boşaltır suyunu helkeden tasa / Aldırmaz tipiye, borana, sise / Yaralı yüreği kan kusa kusa / Gider gelir çeşmeleri yol eder…” dizeleriyle çeşmenin sesine kulak verenler çeşmeyle gizli sırlarını paylaşırlar.

Nice gariplere soğuk su veren çeşmeler, tüm yaşanılanların arka yüzünü aktarır bizlere. Geceleri dolunayın şavkı çeşmenin haftına yansır. Muhabbete susayan ruhlar çeşmenin sesiyle doyar. Kalplerin pası çeşmenin sesiyle silinir. Bir türkü tutturulur yanık ve içten: “Çeşmenin başına bir güzel inmiş / Eğilmiş zülfünü suya düşürmüş / Mevla’m bu güzeli kime yâr etmiş / Gelmez olaydım, varmaz olaydım / Güzel yüzünü görmez olaydım…”

Çeşmeler dağların tebessüm eden yüzüne ses verir. Dağlar çeşmelerin sesini karşılıksız bırakmaz: “Çimen kaplayınca Elbizeli’ni / Coşar Beypınarı salar selini / Helkesi kolunda Avşar gelini / Çeşmenden suyunu aldı mı dağlar...” Dağların, ovaların, düz arazinin bağrına kurulan sırtını bir kayaya dayamış; toprağa gömülmüş ya da bir söğüt altında çayırın, çimenin arasına yerleşmiş çeşmeler, insanların gizli rüyasıdır.

Çeşmenin öğleni, ikindisi, akşamı başkadır. Çeşme başı âdeta içtima alanıdır. Çeşmeden su dolduran hanımlar yolcuya, misafire tas ile su ikram eder. Su içip bitirilinceye kadar hürmetle üç adım geriye çekilerek eller bağlanıp beklenir. Çeşmede sıra bekleyenler su içene karşı yan dururlar. Suyu üfleyip “bismillah” diyerek içen kişiden boş kap geri alınır. “Allah ne dileğin varsa versin, ömrün su gibi uzun olsun!” iltifat ve duasına mazhar olunarak çeşme başında kelamıkibar eylenir.

Çeşme başında yazmalı kızlar kollarında helkeyle, ablası ya da kız kardeşi olmayan erkek çocuklar ellerinde bakraçla, basma giyimli gelinler ayaklarının dibinden ayırmadığı güğümle sıra bekler. Çeşme önündeki kuyruk arka sokaklara kadar uzanır. Çeşmeden su doldurup eve dönerken her birinin kaldırdığı suyun ağırlığı taşıyanların yüzlerine vurur.

Fatma Nine bidonlarla çeşmeden getirdiği suyu kaplığa koyarken Murat da başını dedesinin dizine koyarak ondan çeşmelerle ilgili hikâyeler anlatmasını ister. Dedesi: “Çeşmenin başı güzel / Dibinde taşı güzel / Öyle bir yâr sevmişim / Kirpiği kaşı güzel…” dizelerini mırıldanarak kavle başlar, Murat’a “Köy hayatından söz edeyim ki çeşmeyi daha iyi anlayasın.” der.

Köyde ahali azdır. Herkes birbirini tanır. Gönül kırılmaz, gönül alınır. Söylenilen sözler orada kalır. Sırlar dinleyenle mezara gider. Köyün bakkalında veresiye defteri eksik olmaz. Hasat sonunda veririm diyenlere boyun büktürülmez. Eşeğin semerini de öküzün kağnısını da hazın koyulan ambarı da köylüler kendisi yapar. Istar birlikte kurulur, kilimler birlikte dokunur, ekinler birlikte biçilir. Toprağın her karışına alın teri dökülür. Hayatta paya düşenin en güzeli değil en hayırlısı olsun istenir. Kuru, yavan denilmeden her oturuştan sonra sofradan şükürle kalkılır. Ananın ekmeğine kuru, ayranına duru denmez. “Soğuk söz duymuş gönül, yaz görse de ısınamazmış” düsturuyla köyde herkes oturduğunu, kalktığını, konuştuğunu bilir.

Murat, dedesinden köyün hasletlerini ilgiyle dinler. “Sözü fazla uzattık herhâlde.” diyerek Murat’ın dedesi çeşmeyi anlatmaya koyulur…

Çeşme etrafına can verir. Yazın tarlalar, tozlu yollar, ağaç gölgesine hasret topraklar susuzluktan yanarken buz gibi su akar çeşmeden. Çeşme, önündeki yalağı doldurur. Neşeli damlacıklarını etrafa sıçratarak teknesinden dışarı çıkar. Kendisine küçük bir yatak açarak nazlı nazlı, döne kıvrıla akar. Akarken efsunlu öyküler anlatır. Geçtiği toprakları nağme ile ırgalar. Papatyaların en güzeli çeşmenin yanında bürgüsünü açar. Çeşmenin etrafını saran üçgül, başına toplananlara güleç yüzünü gösterir. Yarpuz, ebelik, ısırgan otu, sıraya dizilerek çeşmenin suyuna “Hoş geldin!” der. İğde ağacının beyaza çalan yaprakları, kındırga ile rağbet edercesine dikenli dallarını eğerek çeşmenin suyuna el sallar. Ilık yaz akşamlarında çeşmenin tepesinde yıldızlar oynaşır. Çeşmeler geceleri cırcır böceklerinin, ivezlerin sesiyle karışık bir bozkır ninnisine eşlik edip şırıldayarak akar durur.

Murat anlatılanları duydukça dedesinin yüzüne bakıp çenesinin dibine doğru yaklaşır. Dedesi, Murat’ın dinleme şevkini görerek sesini daha da iştahlı hâle getirir.

Çeşmenin etrafını saran ağaçların altındaki çayır çimen, döşek gibidir. Çeşmenin başındaki salkım söğüdün altına sırtüstü yatılır. Söğüdün yaprakları arasından gökyüzü seyredilir. Söğüt dalları bir o yana bir bu yana sallanarak eli, yüzü, dizi okşar. Çeşmenin oluklarından akan suyun sesine dalıp giden gözlere uyku gelip çöreklenir. Çeşmenin suyunu yalayan rüzgâr, kır çiçeklerinin, sarı buğday başaklarının arasından sıyrılıp gider. Eserken ağaçların, otların sesini, kokusunu uzaklara taşır. Çeşmenin suyu, insan boyu kadar olan dikenlerin istila ettiği tarlalara akar. Sonra sır olur birden. Nereye gittiğini kimse bilmez.

Dedesi bir süre sesiz kalır. Murat irkilerek dedesine: “Çeşmenin başında ne yapılırdı?” diye sorar. Dedesi, Murat’ın saçlarını okşayarak söze devam eder: “Çeşme önü çocukların buluşma yeriydi. Çeşmenin başköşesinde insanlık bulunurdu. Zengin, yoksul, gezgin, misafir, kurt kuş; çeşmenin bütün cömertliğinden faydalanırdı. Bayramlarda güneş doğmadan önce çeşmeye gidip su doldurmak bolluk, çeşmenin suyu da zemzem sayılırdı. Çeşmenin yanı başında istop, körebe, arasıkestirme, güvercin takalsı, dokuz kiremit, seklemduz oynamanın keyfine doyum olmazdı.

Karlı zirveler, yeşil çayırlar, yalçın kayalar, dereler, şelaleler, göller… hasılı yer, gök her yerde oluk oluk su olmasına rağmen orada bir çeşme yoksa ongunluk yoktu. Çeşmesi olmayan sokak, duvaksız geline benzetilirdi. Öfkeli geline “Suyu bulanık akan çeşme gibi.” denirdi.

Sığır yolağından suya ağınan hayvanlar çeşmenin bilek gibi akan suyunun kenarına boncuk gibi dizilerek haftından su içerdi. Çeşme taşına konan serçelerin her biri kendi üslubuyla çeşmenin sesine ses katardı. Örke bağlı atlar, seyip oğlaklar, emlik kuzular çeşmenin etrafındaki çayırlıkta yayılırdı. Çeşme başında mola veren sap kağnılarının sahipleri öküzlerini sulamak için sıra beklerken at ile ekip biçmenin bereketinin az, öküz ile ekip biçmenin bereketinin çok olduğunu laflarlardı. Çeşmenin suyuna eğilmiş arılar, çekirgeler, kelebekler; haklarına düşen sudan nasiplenirdi. Çeşme yakınındaki harızdan uyuz otlara diz çöktüren tırpanın sesiyle masat sesi, çekiç sesi birbirine karışırdı. Çeşmenin suyu derenin suyuyla birleşerek çoğalır, bentten arka tutulan su ile tarlalar sulanırdı. Geverden akan su, çatlayan toprakların arasına doldukça kuytudan çıkan yılan, çıyan, solucanı leylekler gagasına dolardı.

Dedesi, Murat’ın uyuklamaya başladığını görünce “Git, bana bir su getir; ben de sana hayvanların çeşmeden nasıl su içtiklerini anlatayım.” dedi ve başladı anlatmaya: “Sığırlar çeşmenin suyunu süzerek, köpekler ağzını şapırdatarak içerler. Keçiler çeşmenin gözünden su içmeyi severler. Tavuklar suyu ağzına alp başını göğe kaldırarak zikir ayini yapar gibi su içerler…”

Murat, tavukların suyu nasıl içtiklerinin taklidini yaparken boğazına su kaçırdı. Pencerenin önüne geldi. Ninesi kağnıyla çeşmeye zahire yıkamaya gidiyordu. “Keçiboynuzu var, kırık leblebi var; leğen alırım, bakır alırım.” diye bağıran çerçinin arkasında tozu dumana katıp koşan çocukları gördü. Kendisini dışarı atarak çerçiyi takip eden kalabalığın arasına karıştı.

Çerçinin ardı sıra gidip yorgun düşen çocuklar dönüp çeşmenin başına geldiler. İtişip kalkışarak “Birim, ikiyim, üçüm.” diyerek sıraya girip kana kana su içtiler. Arılığım, duruluğum, bitim, sirkem hep bu sularla gitsin diyerek çeşmenin teknesine atladılar. Çocuklar birbirlerine pançalarıyla su attılar. Murat’ın ninesi isli tava, çömçe, kaşık, tabak ne varsa meşe külüyle ovalayarak yıkıyordu. Fatma Nine Murat’ı: “Yavrum, terli terli suya girdin saplıcan olacaksın!” diye ikaz etti.

Murat, ninesinin tahta kaşıklarından birini alarak çeşmenin teknesine attı. Kaşık eğri büğrü göründü. Tabaklardan birinin içine ot, çöp koyarak suyun üstünde yüzdürdü. Suya bıraktığı küçük bardak, suyun dibinde kocaman oldu. Değneğin yarısını suya soktu, yarısı kırılmış gibi gözüktü. Çeşmenin başına birikip güle eğlene hünerlerini birbirine gösteren çocukların mutlulukları yüzlerinden okunuyordu.

Fatma Nine çeşmenin son teknesinin dibine palazı serdi, kenarlarına taşları dizdi. Palazın orta yerine ağır taşlardan koyarak palazın yere tutunmasını sağladı. Setenin önünü kütüklerle yükseltti. Tuz taşının üzerinde tokaçla yün yıkayanların yardımıyla zahireyi palazın içine boşalttı. Fatma Nine’ye soku döğenler de yardım ettiler. Buğdayın tozu etrafa yayıldı. Eliyle ayağıyla suyun içindeki ceci karıştırdı. Palazdaki suyun üstüne çıkan saman çöpleri yüzerek buğdayı terk ederken mercimek büyüklüğündeki taşlar da palazın dibine tummaya başladı.

Fatma Nine çeşmenin berrak suyuyla yıkadığı zahireyi kalbura doldurup suyunu süzerek çayıra serdiği çaput çulların üzerine yaydı. Zahireyi sıyırgıyla karıştırdı. Yıkamayı bitiren Fatma Nine setenin önündeki buatı kaldırarak biriken suyun önünü açtı. Çocuklar boşalan suyun üzerine kâğıttan gemiler koyup uzaklaşıncaya kadar hırışlı suyu takip ettiler…

Çeşmenin başında nice hikmetler saklıdır. Yazılanlar okunur, anlatılanlar dinlenir. Çeşmenin başında yaşanan hazin hikâyeler hiç tükenmez. Tevatür yoluyla nesilden nesile aktarılır.

Rivayet odur ki Sultan Dördüncü Mehmet’in annesi Turhan Sultan, İstanbul’da çıktığı bir gezintide Azapkapı’ya uğrar. Küçük bir çeşme başında gözyaşı döken bir kızcağız görür. Çocuğun önünde kırılmış bir testi vardır. Şefkatle seslenir ona:

— Yavrucuğum, boşuna ağlama! Kırılan testi olsun. Gözünün yaşını sil. Testinin parasını vereyim, git yenisini al!

Kızcağız gözlerinin yaşını silmeye çalışarak baktığı Turhan Sultan’a titrek sesle:

— Ben testi kırıldığı için ağlamıyorum. Sabahtan beri iplik gibi akan çeşme başında bekleyip de doldurduğum testinin suyunu hizmetçilik ettiğim eve götüremeyecek kadar beceriksiz olduğum için ağlıyorum.

Turhan Sultan bu cevaptan çok etkilenir. Kızcağızın, yetim ve öksüz olduğunu, hayırsever bir ailenin yanında karın tokluğuna hizmetçilik ettiğini öğrenir. Gidip kızcağızı aileden ister. Onu saray terbiyesine alır. Üstün maharete sahip olan kız her konuda sarayda örnek bir hanım hâline gelir. Öylesine itibar kazanır ki padişah hanımı olmaya bile layık görülür ve nitekim Sultan İkinci Mustafa ile evlendirilir. Saliha Sultan, Birinci Mahmut’u dünyaya getirir.

Vefakâr Sultan, geçmişini unutmaz. Öksüzlüğünü, hizmetçiliğini, hatta kırdığı testinin başında ağlarken elinden tutulup da böylesine eşsiz bir mevkiye çıkışını hep düşünür. Bir gün çevresiyle birlikte testiyi kırdığı yere gider. Sessizce sızlanmaya başlar. Meraklananlar sebebini sorarlar. O da yaşananları açık seçik anlattıktan sonra emrini verir:

— Testimin kırıldığı bu yere görkemli bir çeşme yapılsın. Çeşmenin suyu bol aksın. Asırlar geçsin, çeşmenin suyu bitmesin. Testinin hikâyesi çeşme taşına yazılsın, testisini kıran kızlar “Bir daha su dolduramam!” diye ahuzar etmesin.

Çeşmeler hem kıymettir hem de bulundukları yeri kıymetlendirir. Her çeşme, ser çeşme olarak bilinir. Elifçenin Oluğu, Üç Çeşme, Orta Oluk, Çoban Çeşmesi, Tatlı Oluk… nice isimli isimsiz çeşmeler usul usul akan sularıyla gönüllerimize ferahlama buketi takdim eder. Kendisine uğrayan, önünden geçen, selam veren herkesin çehresini sonsuzluk abidesi gibi süsler.

Baba ocağı, ana kucağı, yâr özlemi, evlat sevgisi ihtiva eden çeşme şeceresinin gözlere yansıyan uğultusu kalplere kadar uzanır: “Bu çeşme ne güzelmiş su içecek tası yok / Kırma insan kalbini yapacak ustası yok.”, “Eskiden akardım yabana / Şimdi çıkardılar meydana / Cennet mekân olsun / Benden abdest alıp namaz kılana”, “İç bu suyu kana kana, rahmet oku yaptırana”… Çeşme taşına yazılan tüm zarif sözlerin arkasından gelen mucizevi “El hayrı vel hayrat” cümlesine gözler dikilerek ecdat yâd edilir.

Yüzyıllardır mahlukata hayat veren çeşmelerin bazıları virane hâldedir. Kurumuş çeşmeler, çeşmeyle ilgili anısı olanların içini kanatmaktadır. Yazı yabandaki suyu soğulmuş bazı çeşmelerin boynu bükük, yüzlerinde terk edilmişliğin buruk hüznü olsa da çoğu çeşmeler lisanıhâlleriyle ayakta kalmaya direnmekte, hâlâ sularını akıtmaya devam etmektedir. (İHSAN YALÇINKAYA)







 
Son Eklenen Haberler