131019098
20 Ocak 2021, Çarşamba

‘PANDEMİDE MAĞDUR KOLTUĞUNDAN KALKMALIYIZ’

11 Ocak 2021, Pazartesi 06:09

     


Uzun bir süredir içerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinde ne yapmamız gerektiğini, doğru bir iletişimin reçetesinin ne olduğunu, kadın-erkek ilişkisini, terapi sözcüğünün ülkemizde ne anIam ifade ettiğini psikiyatrist Bahar Tezcan’a sordum. Tabi yeni çıkan kitabını da...

“İlişkiler hakkında yapılan her değerlendirme kadınlar ve erkekler hakkında bir miktar genelleme içerir” diyorsunuz. En yaygın ve aslında pek de gündelik hayatta karşılığı olmayan genellemeler hangileri kadın-erkek ilişkilerinde?

Bilirsiniz tüm sohbetlerde erkekler şöyledir, kadınlar böyledir diye kurulan cümleler sarf edilir. Bunlar mitler, kollektif bilinçdışına yerleşen prototip kalıplar, toplumsal, kültürel öğretilerdir ve zamanla gerçek kabul edilir. Genelleme, yaygın bir soruna dikkat çekebilmek adına yazın dilinde gerekli olabilir ve doğru kullanılırsa faydalıdır. Ancak bir tehlikesi vardır ki bazen altta yatan en temel gerçekleri görmemizi engelleyebilir. Kadınlar ve erkekler adına yapılan genellemelerdeki tehlike ise her iki cinsinde özünde sevmek, sevilmek, bağlanmak, güvenmek, şefkat görmek, onaylanmak, değerli hissetmek gibi aslında çok insani duygularda birleştiğini göremememizi sağlamasıdır. Örneğin; erkekler duygularını belli edemezler, duygu kadının işidir, erkekler tek eşli kalamazlar, sevdiğini söyleyemezler, güçlü durmak ve ağlamamak zorundadırlar, kadınlar zayıf ve kırılgan varlıklardır, bir erkeğin desteği ve koruması olmadan hayatı beceremezler gibi söylemler bizi çok temel gerçeklerden uzaklaştıran yanlış yönermelerdir. Erkekliği ve kadınlığı yaralayan toplumsal tuzaklardır. Kitabımdan bir alıntıyı kullanmak isterim; “Her insan sevmek ve sevilmek ister, ilgi karşısında ehlileşir ve gerçek bir yakınlaşmayla daha cesur hisseder.”

“İnsan bağlanabildiği için başlayabildi hayata. Sonra da bağ kurabildiği için devam edebildi. Bir tek ölüm tek başına.” diyorsunuz. Sahiden ilişki kurmak bu kadar elzem mi insan doğası için?

Başka insanlarla bağlar ve ilişkiler kuramadığınız bir dünya düşünün. Önce duygularınızı kaybedersiniz sonra da zihinsel faaliyeterinizi. Yani bir dönem sonra hissedemez, algılayamaz, gerçeği değerlendiremez, anlama, kavrama, hatırlama, düşünme işlevlerinizi yerine getiremezsiniz. Daha sonra da hayali bir dünyada yaşamaya başlarsınız. İlişkileriniz yüzeysel devam ettiğinde bile sizi bekleyen sorunlar olacaktır. Gerçek kimliklerinize yabancılaşıp “mış gibi” kişilikler geliştirirsiniz. Bu yüzden insana benzer üretilen robotlar hiçbir zaman gerçek insanın yerine geçemeyecek çünkü ruhları olmayacak. Sadece programlanmış ve yazılmış “mış gibi” ilişkiler kurabilecekler. İnsan özünde ilişkisel bir varlıktır. Ve kendini tanımlayabilmesi için aynalanmaya yani bir ötekine ihtiyaç duyar.

İlişkide kim olduğumuz neye göre belirleniyor sizce?

Oluşturduğumuz kimlik duygusunu belirleyen, anne-baba-çocuk ilişkilerindeki yaşantılarımız ve sosyal, kültürel, toplumsal dinamiklerimizdir. Sabit ve tutarlı bir kimlik geliştirebilmiş, kendi kişilik özellikleri ve ihtiyaçları hakkında cevaplara ulaşabilmiş kişi ilişkide de böyle devam eder. Kendisinin ve partnerinin kişiliğini kabul eder, önemser ve karşılamaya çalışır. Kimlik algısı tutarsız ve dalgalanan bir yapıdaysa birlikte olduğu kişilere göre farklı özellikler benimser. Zevkleri, hobileri o kişiye göre değişebilir. Yaşam tarzı ona benzemeye başlar. Onun değerlerini benimser. Doğruları ve yanlışları o sırada birlikte olduğu kişiye göre şekillenir. Yani bir diğerinin içinde erimeye başlar. Hayatımızın ilk ilişkilerinde aldığımız roller, sevilme biçimimiz, özsaygıyı kazanma meselelerimizi sonraki ilişkilere taşırız.

Dünya değişiyor, ilişkiler dijitalleşiyor. Sizce bundan 10 yıl öncesine göre ilişkilerin kodları değişti mi?

Temel duygusal, fiziksel, cinsel ihtiyaçlar değişmedi ama bunları karşılama ve sunma şekli değişti. İlişkilerin yaşanma biçimi daima sosyal, ekonomik, kültürel, bilimsel değişikliklerden etkilenir. Üstelik digital ortamda hayat bulan arkadaşlık, flört siteleri ve sosyal medya etkileşimleri ile farklı bir ilişki dili de repertuara eklendi. Bu yöntemlerle partnere ulaşma yolunu tercih edenlerde iki farklı grup gözlemliyorum. Bir grup, tanışmanın akabinde sanal ortam ile yetinmeyip, hızlı bir şekilde birbirini gerçekten görmenin, duymanın, dokunmanın olduğu gerçek bir ilişkiye geçmek istiyor. Yüksek yüzdede sürecin böyle işlediğini görüyoruz. Demek ki yine pek çok kişi tanışma biçimi digital olsa da ilişki biçimi adına, ruha ve bedene gerçek bir dokunmayı içeren klasik stile ihtiyaç duyuyor. Bir diğer grup ise ya kendi ruhsal şartları nedeniyle ya da medeni durumu elvermediği için etkileşimi digital ortamda sürdürmeyi tercih ediyor. Örneğin kaçıngan bağlanan ve ilişkide mesafe arayan biriyse, bir başkasıyla yüz yüze geldiğinde ve konuşmak, dokunmak söz konusu olduğunda aşırı bir kaygı, özgüven yetersizliği hissediyorsa ya da evli veya başka bir partnere sahipse, çok fazla kişiyle aynı anda görüşmeye ihtiyaç duyuyor ve bunu gerçek ilişkilerde mümkün kılamayacağını düşünüyorsa, konforlu bir yerden, daha az risk alarak birilerine ulaşmak istiyor ve digital de olsa aldıklarını yeterli buluyorsa sadece digital ortamda ilişki kurmakla yetinecektir.

Terapi Odasında İyileşen İlişkiler ve İmkansız İlişkilerden Mümkün İlişkilere kitaplarınızda çift terapisine gelen evli karakterler var. Bir evlilik nerede çıkmaza giriyor? Eşler hangi durumlarda size başvuruyor?

Evlilik bir yandan hala en gözde kurum bir yandan da zorluk açısından da birinci. Belki de bu yüzden özel eğitim gerektiren bir kurum. Bir gün evlilik eğitim okulları açarız kim bilir? Aynı meseleyi çocuk yetiştirme mevzusu için de çok düşünmüşümdür. Kişiler evliliğin her aşamasında çok farklı sebeplerle başvurabiliyor. Evliliğin gerçekleşmeden önceki döneminde biz birbirimize uygun muyuz diye danışma amaçlı başvurular bile olabiliyor artık. Ama en büyük sorunlar başlangıç yılları ve uzun yıllar sonra oluyor. Bir de aileye çocuk katılması, kariyer değişim dönemleri veya işsizlik, ölüm gibi yoğun stresörlerin eklendiği dönemlerde başa çıkılamadığında başvuru olasılığı artıyor. Evliliğin başlangıcında, iki farklı yaşamın, çok farklı iki hayat dinamiğine alışmış iki insanın belli kurallarla, tek bir evde birleşmesi olarak düşünüldüğünde neler olacağını tahmin edebilirsiniz. Bir başkasının kişilik özelliklerini kabul edebilme, kendi doğrularında diretmeme, farklı düşünceleri kabul edebilme, olayları kişisel algılamama, yeni düzene uyum sağlamak için esnek olabilme gibi gereklilikler ve ilişki sanatı da burada devreye giriyor. Bir başka dönüm noktası da tükenmişlik başlığında uzun yıllar içinde gerçekleşiyor. Zamana yenilmeyen bir evliliğe sahip olmak istiyorsak tükenmeden ve tüketmeden var olma becerilerini geliştirmeye niyetlenmeliyiz.

Sizin en sık karşılaştığınız ilişki sorunları neler? İnsanları terapi odasına hangi nedenler getiriyor?

Buzdağının üstünde görünenler genelde temel sorundan farklıdır. Kişiler ayrılık, boşanma, evlilik çatışmaları, sürekli sorunlu kişilerle birlikte olma, ilişki bağımlılığı, aldatılma, bağlanamama, seks bağımlılığı, duygusal, fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalma gibi pek çok sebeplerle başvururlar. Buzdağının altı bize şunu gösterir; kişi kendine ve duygularına yabancılaşmış olabilir, kendine değer vermeyi ya hiç öğrenememiştir ya da değerini yitirdiğine inanmaktadır, kendine olan saygısı zedelenmiş, dünya tarafından dışlandığını hissetmektedir veya suçluluk duyguları tarafından ele geçirilmiştir, sevilmeye layık olmadığına inanmaktadır, utanç ile baş edememektedir vesaire.

Terapi odası aslında hepimizin sıklıkla başvurmadığı ama burada olanları dışarıdan izlemeyi, okumayı sevdiğimiz bir yer. Sizce neden insanlar kolaylıkla çıkıp sorunlarını anlatamıyor?

Belki de terapi kültürü ülkemizde çok yanlış tanıtılmış olabilir. Bunda ise tedavilerinde sadece ilaç kullandırmaya yönlendiren psikiyatrist meslektaşlarımın veya henüz yeterli terapi eğitimleri almadan psikoterapi uygulamaya kalkışan klinik psikologların da rolü vardır. Terapi odalarına bir kere küserseniz veya orada incitilirseniz, tekrar o odalara dönmeniz çok zor olabilir. Birinin ruhuna dokunmak azımsanmayacak düzeyde bir sorumluluk gerektirir. Çünkü batı ülkelerinde başvuru oranları çok yüksek. Kişiler yargılanmayacağı, eleştirilmeyeceği, utandırılmayacağı bir ortamda, koşulsuz kabul edecek bir terapistle karşılaşacağını bilseler eminim başvuru adına daha cesaretli olurlar. Bir diğer etken de psikoterapinin ülkemizde son yıllarda değeri kavranmış bir tedavi biçimi olması. Ayrıca hala ekonomik yükü de maalesef sorunlu bir durumda. Hal böyle olunca zaten içdünyasını açmakta zorlanan bireyler, terapi meselelerini konforlu koltuklarda evlerinde dizilerden veya kitaplardan takip ediyorlar. Ticari dizilerin de kişileri çok yanlış yönlendiriyor olması da cabası.

Sağlıklı bir ilişkinin reçetesini verecek olsanız, bunda neler yazardı?

Her reçete gibi bunu kişiye ve soruna özel düşünmek gerekir. Zarar görmeden ve zarar vermeden, sevmeyi ve sevilmeyi hissettiğiniz, emek verdiğiniz, emek aldığınız, değerli hissettiğiniz, iyi niyet ve olumlu duygular içinde kalabildiğiniz, birey olabildiğiniz, yutulmadığınız, gelişebildiğiniz, yol arkadaşlığı hissettiğiniz, kendinize ve ona saygınızı koruyabildiğiniz bir ilişki elbette sağlıklıdır. Çok ideal ve ütopik bir durum sergiledim gibi gelebilir size ama bunlar referans noktalarımız olsun. Bunlardaki tolere edilebilir varyasyonlar da dediğim gibi durumun kendi içinde tekrar değerlendirilmelidir.

Pandemi nedeniyle hepimiz bir kapatılma ve karantina süreci yaşadık. Sizce ruh sağlığımızı nasıl etkiledi bu süreç?

Bir bilinmeyene karşı mücadele edecek olma durumu ilk zamanlarda herkesi derinden sarstı. Meselenin hayatta kalmayı tehdit ediyor olması da acıyı ve endişeyi çok rasyonel bir yere çekti ve kişiler çok yoğun endişelendiğinde dahi bununla baş etmek yerine içinde sıkışıp kalmayı kendinde hak gördü neredeyse. “Ne yapabilirim ki? Ölmekle tehdit ediliyoruz” söylemleri bazı kişileri işlevsiz bıraktı. İnsan kendinden daha büyük bir güce teslim olması gerektiğinin ve hayatta kontrol edemeyeceği durumlar olduğunun sert bir şekilde farkına vardı. Bunun hissettirdiği çaresizlik ve engellenmişlik duygusu kendini denetimsiz, etkisiz, değersiz biriymiş gibi hissettirdi.

Sizce karantina bizi yalnızlaştırdı mı? En yakınlarımıza dahi gönlümüzce yaklaşamadığımız bugünlerde ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız?

Elbette pandemi öncesi dönemde olduğu gibi kalabalık sayıda insanlarla bir araya gelemiyoruz ama tam da bir sosyal izolasyonda değiliz. Ruhumuzu korumaya yetecek kadar insanla temas halindeyiz. Bazen iki metreden bazen maskeyle bazen ses ve görüntü ile ama mutlaka bir yol bularak iletişim kuruyoruz. Bu nedenle mağdur koltuğundan kalkmalı, yeni dönemin gerekliliklerini uygulamalı, geçiciliğini düşünüp teselli bulmalıyız. Üstelik her uzun dönemli zorlanma durumu insana büyük hediyelerle gelir. Bu hediyeler zorluklardan anlam çıkarabilme, mücadeleyi öğrenme ve bilgeleşmedir. Bu hediyeyi kabul edersek bu döneme olan kızgın ve bıkkın tarzımız uyumlu ve olgun bir duruşa evrilebilir.

(SERKAN SELİNGİL) 







 
Son Eklenen Haberler